Kurgu korku hikâyesi.
Düğünden döndüklerinde Nermin'in saçında üç toka eksikti. Aynanın önünde söylenerek aradı. Yeni gelin diye herkes başına bir şey iliştirmiş, kuaför saçlarını o kadar sıkı toplamıştı ki başı ağrıyordu. Yusuf ceketin ceplerinden para zarflarını çıkarırken onu seyredip güldü. Ev henüz ikisinin evi gibi durmuyordu. Koridorda boya kokusu, mutfakta kutular, yatak odasında yeni dolabın üstüne bırakılmış eski bir çeyiz sandığı vardı.
Sandık Nermin'in değildi. Yusuf'un ailesi, alt kattaki depoyu boşaltırken yukarı çıkarmıştı. Kayınvalidesi içinde bir iki örtü var demişti. Nermin, saçından çıkan tokaları kaybetmemek için sandığın üstüne koydu. Toka ahşaba değmedi. Kapağın aralığından içeri düştü.
Ertesi sabah açtığında tokayı bulamadı. Üstte sararmış bir duvak vardı. Altında tek bir kadın ayakkabısı ve ağzı iğneyle kapatılmış bez bir bohça. Nermin duvağı kaldırınca odada gül suyu kokusu yayıldı. Bohçanın içini kurcalamadı. Duvaktaki ince işlemeye bakıp Yusuf'a seslendi. “Annenin mi bu?” Yusuf bilmiyordu. Fotoğrafını çekip annesine gönderdi. Cevap bir saat sonra geldi: “Kapat onu. Sonra alırım.”
Nermin o akşam saçını tararken omzunda beyaz bir şey gördü. Aynadan bakınca atletinin askısı sandı. Elini götürdüğünde tül tuttu. Sandıktaki duvağın ince bir parçası saçına dolanmıştı. Yusuf da güldü: “Sabah uğraştın ya.” Nermin sabah başını duvağın altına sokmamıştı ama kavga çıkaracak konu değildi. Tülü çıkarıp çöpe attı.
Üçüncü gece Yusuf salonda uyuyakaldı. Nermin yatak odasından onun konuşmasını dinledi. Telefonla konuşuyor sandı. Bir kadına “Öyle demedim,” diyor, ardından uzun süre susuyordu. Sonra “Benim haberim yoktu,” dedi. Nermin kapıya geldiğinde Yusuf kanepede uyuyordu. Telefonu elinde değildi. Yüzünü koltuk arkalığına çevirmiş, biri dar alanda yanına sıkışmış gibi kenara çekilmişti. Oturabileceği koca kanepenin yarısı boş kalmıştı.

Onu uyandırdı. Yusuf kızdı. Uykusunda ne dediğini hatırlamıyordu. Yatağa geçerken Nermin'in omzunu sıkıp özür diledi. O dokunuş Nermin'i rahatlattı. Daha bir haftalık evliydiler. Her tuhaflığı korkuya çevirmek istemiyordu.
Ama sabah dolabında iki elbise vardı. Aynı model, aynı beden; biri kendi düğün sonrası elbisesi, diğeri eski, koltuk altları sararmış bir benzeri. Askı birbirine dolanmıştı. Nermin ikinciyi çekti. Kumaş çekildikçe sandığın kapağı açıldı. Elbisenin eteği dolaptan çıkmıyor, sandığın içinden uzuyordu. Nermin elini bırakınca kapak kapandı. Odanın ortasında tek başına kaldı; elinde elbise yoktu.
Yusuf işten geldiğinde karısını mutfakta paltoyla otururken buldu. Anlattıklarını dinledi, sandığı açtı. Duvak, ayakkabı, bohça. Başka bir şey yoktu. Bohçayı aldı. Nermin “Açma,” diyemeden dikişini çekti. İçinden iki tutam saç, kararmış bir yüzük ve bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafın yüzü kesilmişti. Beyaz elbiseli bir kadının yanında genç bir adam duruyordu. Adam Yusuf'un babasıydı.
Babası on yıl önce ölmüştü. Annesiyle tek evliliği olduğunu biliyorlardı. Yusuf annesini aradı. Kadın fotoğrafı görünce önce “Nereden çıktı?” diye sordu, ardından telefonun öbür tarafında bir sandalye devrildi. Bir saat sonra kapıdaydı. Oğluna değil, doğrudan Nermin'e baktı. “Onun eşyası sana ait olmasın diye kapalı tuttum,” dedi.
İlk nişanlıdan kalan sandıkmış. Kadın düğün olmadan başka yere gitmiş; ne öldüğünü ne de kaybolduğunu söylediler. Kayınvalide konuşurken sözü sürekli değiştiriyordu. Fakat bohçayı görünce bacaklarının bağı çözüldü. Fotoğraftan kadının yüzünü kendisinin kestiğini itiraf etti. Evlendiği ilk yıl her aynada arkasında başka bir gelin duruyormuş. Sandığın sahibinin bir gün gelip götüreceğini söyleyen yaşlı bir kadın bohçayı dikmiş. Kayınvalide de otuz yıldır kapağını açmamış.
Nermin o gece annesine gideceğini söyledi. Yusuf sandığı arabaya indirmek istedi. Birlikte kaldırdılar. İçi birkaç bez parçası olduğu hâlde yerinden oynamadı. Kayınvalide kapıdan “Bırak,” dediğinde sandığın içinden tırnakla tahtaya vurulur gibi üç tok ses geldi. Nermin'in kolundaki bilezikler birbirine çarptı. Yusuf kapağı tutarken alttan bir şey parmaklarını sıkıştırdı. Çığlık attı, eli kurtulunca bütün tırnaklarının altında siyah iplikler vardı.
Koridora çıktılar. Yatak odasından dolap kapısının açılması duyuldu. Ardından Nermin'in sabah taranırken yaptığı gibi, fırçanın saça takılıp çekildiği ses. Kayınvalide kapıyı örtmedi. Cebinden çıkardığı anahtarı sandığın durduğu tarafa attı. “Al, bende kalmasın,” dedi. Ses kesildi. Anahtarın yere düşmesi gerekiyordu. Düşmedi.
Üçü de evden ayrıldı. Birkaç gün sonra gündüz geldiklerinde sandık açıktı, bohça boştu. Fotoğraf ve yüzük gitmişti. Ama Nermin'in yeni aldığı bir çift ayakkabının teki sandığın içindeydi. Diğerini nerede aradılarsa bulamadılar.
Nermin o evde bir daha kalmadı. Yusuf sonunda annesine kızmayı bırakıp onunla taşındı. Ev satılırken sandığı eşyaya dahil yazdırmadılar; alıcının evinde ne bıraktıklarını bilmesini istediler. Nakliyeci onu tek başına omzuna alıp götürdü. O gün sandık bir sandalye kadar hafifti.
Bir yıl sonra düğün fotoğraflarının basılı albümü geldi. Nermin, kuaförden çıktığı fotoğrafta bir tokasının zaten eksik olduğunu gördü. Sandığa düşen o değildi. Albümü yavaşça kapattı. Arkasındaki aynada başının üstüne kadar uzanan beyaz bir örtü vardı. Yusuf salondan seslenince örtü kayboldu. Nermin o gün yeni evdeki bütün aynaları indirdi. Yusuf nedenini sormadı; banyodaki aynanın önünde tarağın kendiliğinden ikiye ayrıldığını o da duymuştu.
İlgili tartışmalar: Metruk Konaktaki Fısıldaşan Duvarlar
—
Tartışmaya katıl
Yorum yazmak ve etkileşimde bulunmak için giriş yapmalısın.
Bu tartışmaya ilk yorumu sen ekle