İş hayatının o acımasız temposu içinde insanın en büyük sığınağı evidir. Akşam eve dönüp kapıyı kapattığınızda dış dünyanın tüm gürültüsünü, stresini ve kaygılarını dışarıda bıraktığınızı zannedersiniz. Ancak bazen ev, dışarıdaki sokaklardan bile daha tekin olmayan bir yere dönüşebilir. Bu olay, yoğun bir proje döneminde, gece gündüz bilgisayar başında çalışıp bitkin düştüğüm bir sonbahar haftasında başına geldi.

O gece saat gece yarısını çoktan geçmişti. Gözlerim ekrana bakmaktan artık yanıyor, başım şiddetle ağrıyordu. Daha fazla dayanamayıp çalışma masasından kalktım, dişlerimi fırçalayıp doğrudan yatak odasına geçtim. Eşim o hafta memleketteki ailesini ziyarete gittiği için evde tamamen yalnızdım. Yatağa uzandığım an üzerimden devasa bir yük kalkmış gibi rahatladım, kafamı yastığa koyar koymaz da derin bir uykuya teslim oldum.

Ne kadar süre geçtiğini bilmiyorum. Birdenbire, hiçbir geçiş süreci olmaksızın zihnim buz gibi bir gerçeklikle açıldı. Gözlerimi ardına kadar açmıştım; oda pencereden sızan sokak lambasının turuncumsu loş ışığıyla aydınlanıyordu. Her şeyi net bir şekilde görebiliyordum: Gardrobu, komodini, hatta duvardaki tablonun gölgesini bile...

Ancak hareket edemiyordum.

Bedenim sanki tonda bir demir kütleyle yatağa çivilenmişti. Parmak ucu bile kıpırdatamıyordum. İlk başta bunun klasik bir yorgunluk ve uyku felci (karabasan) olduğunu düşündüm, kendi kendime 'Geçecek, sakin ol, sadece kasların henüz uyanmadı' dedim. Zihn-i selim kalmaya çalışıyordum ki, ses odanın içindeki o sessizliği bıçak gibi kesti.

Ses, odanın kapısından veya pencerelerden gelmiyordu. Doğrudan tavanın tam orta noktasından, tavan sıvasının hemen içinden geliyormuş gibi yankılanıyordu.

Hırıltılı, boğuk ama bir o kadar da net bir kadın sesi...

Kulağımın içinde, kafatasımın tam merkezinde çınlıyordu:"Kaçamazsın... Burası bizim evimiz."

Kanımın damarlarımda çekildiğini hissettim. Göz bebeklerimi yukarıya, tavana çevirmek istedim ama boyun kaslarım kilitliydi. Sadece gözlerimi olabildiğince yukarı dikerek tavanın o beyaz yüzeyini görmeye çalıştım. Ve gördüğüm manzara karşısında kalbim adeta duracak gibi oldu.

Tavanın boyalı yüzeyi, sanki arkasında sıvı bir dalgalanma varmış gibi hareket etmeye başlamıştı. Beyaz boya kabarıyor, parmak izi şeklinde siyah, ıslak lekeler yavaşça beliriyordu. Sanki birisi, odanın tavanının arkasında yüzüstü uzanmış ve ellerini, parmaklarını duvara bastırarak aşağıya doğru süzülmeye çalışıyordu. O siyah parmak izlerinden koyu kıvamlı bir sıvı damlası yavaşça aşağıya doğru sızdı, havada asılı kaldı ama yere düşmedi.

O hırıltılı fısıltı aralıksız devam ediyordu. Aynı cümleleri tekrar edip duruyordu, ses tonu gitgide yükseliyor, odanın içindeki hava buz gibi bir rüzgarla dalgalanıyordu. Komodinin üzerindeki su bardağı o titreşimle hafifçe tıkırdadı.

Zihnimde, o felç halini kırmak için kendime bağırdım: 'Kıpırdasana! Hareket et!'

Saniyeler süren o dehşet anının sonunda, üzerimdeki o devasa ağırlık birdenbire, bir bıçak kesiği gibi kalktı. Yatakta aniden doğrulup nefes nefese kaldım, ellerimle tavana ve etrafa tutundum. Oda normal halindeydi; tavadaki o siyah parmak izleri ve sızıntı yerinde yeller esiyordu. Sadece odanın içinde hala kesif bir çürümüş toprak ve nem kokusu hakimdi.

O gece sabaha kadar ne uyuyabildim ne de ışığı söndürdüm. Güneş doğar doğmaz eşyalarımı toplayıp o evden ayrıldım ve bir daha asla adım atmadım. İnsan bilimi buna "uyku felci esnasındaki işitsel ve görsel halüsinasyon" diyebilir; ama o odada yaşanan o nefes alış verişini ve tavadaki o izleri yaşayan biri için o, bilimden çok daha ötede, hayatı boyunca unutamayacağı bir gerçeklikti.