Kurgu korku hikâyesi.
Elif bebeği beşikten alırken altındaki çarşafın sıcak olduğunu fark etti. Bunda tuhaf bir şey yoktu. Bebek orada yatıyordu. Tuhaf olan, bebeğin başını koyduğu yerin buz gibi, ayak ucundaki boşluğun ise bir insanın avucunu bastırmış gibi sıcak olmasıydı.
Kalorifer peteğine baktı. Evde kalorifer yoktu. Kütahya'nın dışındaki bu eski evde ısınmak için ortadaki salonda soba yakıyorlar, yatak odasının kapısını açık bırakıyorlardı. Beşik de kapıya yakın dursun istemişlerdi. Şimdi Elif, oğlunu kucağında tutarken o açık kapının karşısında duruyordu. Gece üç olmuştu. Soba çekilmiş, borulardan arada bir teneke büzülmesi gibi çıtırtılar gelmeye başlamıştı.
Murat yatağın kenarına oturdu. “Gazı mı var?” diye sordu. Elif cevap vermeden çarşafa dokunmasını istedi. Murat önce onun gösterdiği yere, sonra kenarlara bastırdı. Bir şey söylemedi ama beşiği sobaya biraz daha uzak bir yere çekti. Elif o küçük hareketi gördü. Demek ki o da hissetmişti.
Beşik Murat'ın anneannesinden kalmaydı. Bahçedeki depodan çıkardıklarında üstü hasır çuvalla örtülüydü. Ahşabı ağırdı; iki yetişkin zor taşımıştı. Yan tahtanın içinde bıçak ucuyla çizilmiş üç küçük çentik vardı. Elif yıkarken içlerinden siyah bir iplik çıkarmış, eski yataktan kalmadır diye çöpe atmıştı. Murat'ın annesi gündüz beşiği görünce yüzünü buruşturmuştu. “Yeni bir tane alsaydınız,” demiş, nedenini sorduklarında da “Eskinin kurdu olur,” diye geçiştirmişti.

İlk hafta bebek orada rahat uyudu. Sonra Elif, geceleri emzirmek için kalktığında onu hep aynı şekilde bulmaya başladı: Yüzü parmaklıklara çevrili, gözleri açık, ağzı gülmeye hazırlanır gibi aralık. Çocuk henüz sesin geldiği yöne bile düzgün dönemiyordu. Ama bakışını beşiğin ayak ucundan bir türlü ayıramıyorlardı. Elif, annelerin her şeye anlam yüklediğini bilirdi. Kendi kendine bunu söyleyip durdu.
O gece Murat beşiği çekince bebek ağlamayı kesti. Elif onu emzirdi, yatağa yanlarına yatırdı. İkisi de yorgunluktan konuşmadan uzandılar. Bir süre sonra yatağın yaylarıyla ilgisi olmayan, ağır ve düzenli bir gıcırtı duyuldu. Murat doğruldu. Boş beşik, boydan boya sallanıyordu.
Hava almıyordu oda. Perdeler dümdüzdü. Murat eliyle tuttu, durdurdu. Beşiğin sallanmasını sağlayan kavisli ayakların altına katlanmış iki havlu sıkıştırdı. Sonra bebeği göstermek ister gibi Elif'e baktı. Elif'in oğullarının ağzını kapatmadığını görünce rahatladı; çünkü az önce duyduğu ince gülme sesi bebeğinkine benziyordu. Çocuk ise annesinin göğsünde uyuyordu.
“Anneni ara,” dedi Elif.
“Bu saatte ne diyeceğim?”
“Beşiği sor.”
Murat telefonu alıp salona geçti. Elif konuşmalarını duymadı. Bebeğin başının altına elini koymuş, açık kapıdan kocasının gölgesini izliyordu. Sobanın üstündeki çaydanlık birden ötmeye başladı. Altında ateş kalmamıştı; yine de ince, kesintisiz bir ses çıkarıyordu. Murat konuşurken arkasına dönüp ona baktı. Sonra sesi düştü.
Yatak odasına geri geldiğinde telefon hâlâ kulağındaydı. Annesinin sesi bu kez duyuluyordu: “O ipi çıkardınız mı? Murat, bana düzgün cevap ver.”
Elif beşiğin kenarındaki çentiklere baktı. İçlerindeki karanlık derinleşmiş gibiydi.
Murat, “İp falan yoktu,” dedi.
Elif “Ben çıkardım,” deyince telefondaki kadın sustu. Öyle uzun sustu ki bağlantı koptu sandılar. Ardından yalnızca “Çocuğu oraya yatırmayın. Sabahı beklemeyin, gelin,” dedi. Murat bir şey sordu. Kadın anlatmaya başlamadı. “Anlatırım. Şimdi gelin.”
Elif çocuğun tulumunun üstüne battaniyeyi sardı. Murat dolaptan çanta indirirken beşik bir daha ses verdi. Havlular yerindeydi. Ayakları kıpırdamıyordu. Ama içindeki çarşaf yavaşça çöküyordu. Önce ortası, sonra bir yastığın iki yanına bastırılmış gibi baş ucu. Elif bakmayı bırakamadı. Bir insanın yatağa uzanmasını, yalnızca yatağın hareketinden izler gibi izledi. Çarşafın üstünde hiçbir şey görünmüyordu.
Sonra parmaklıklardan birine içeriden vuruldu.
Murat çantayı olduğu yere bıraktı. Elif'in kolundan çekip kapıya götürdü. Beşiğin tahtası, arkasından biri bütün ağırlığıyla abanmış gibi gıcırdadı. Koridora çıkarken Elif'in omzundaki bebek gözlerini açtı. Başını annesinin boynundan kaldırıp odaya döndü. Daha önce duymadıkları, nefesini zorlayarak çıkardığı bir kahkahayla güldü.
Arabanın anahtarı salondaydı. Murat onu alırken odanın kapısı ağır ağır kapandı. Elif'in gördüğü son şey beşiğin üst demirine değil, ahşap kenarına geçirilen minik bir hırka oldu. Oğlunun gündüz çıkardığı beyaz hırka. Akşam onu kirli sepetine kendisi koymuştu.
Sabaha karşı annesinin evine vardılar. Kadın çocuğu kucağına almak yerine önce ayaklarını açıp baktı. İki topuğunun çevresinde, sıkı lastikli çorap giymiş gibi ince bir kızarıklık vardı. Elif o zaman ağlamaya başladı. Kayınvalidesi “Bir şey yok,” demedi. Bebeği aldı, ışığı yaktı, salonun bütün perdelerini açtı.
Beşiği ertesi gün Murat'la eniştesi dışarı çıkardı. Elif gitmedi. Murat da olanları uzun uzun anlatmadı. Yalnız, alt tahtada küçük küçük başka çentikler bulunduğunu söyledi. Üç değil, sayamayacağı kadar çok. Eniştesi üzerine benzin dökmeyi teklif etmiş; Murat'ın annesi kesinlikle izin vermemişti. Birlikte söküp boş depoya geri koymuşlardı. Bu kez ayrı ayrı.
O evden taşındılar. Çocuk başka bir beşikte uyumayı öğrendi. Elif de bir süre sonra gece lambasını kapatmaya başladı. Ama oğulları bir yaşını geçip ilk kelimelerini söylemeye başladığında eski bir aile fotoğrafının önünde durdu. Fotoğrafta Murat'ın anneannesi, arkasında da henüz yeni görünen beşik vardı. Çocuk fotoğrafa gülümsedi, eliyle anneannenin yanındaki boşluğu gösterdi.
“Salla,” dedi.
Elif fotoğrafı kaldırdı. Oğlunun işaret ettiği yerde kimse yoktu. Fakat beşiğin arkasındaki duvarın üstünde, fotoğraf çekilirken orada duran birinin gölgesi açıkça görünüyordu.
İlgili tartışmalar: Kırmızı tabure
—
Tartışmaya katıl
Yorum yazmak ve etkileşimde bulunmak için giriş yapmalısın.
Bu tartışmaya ilk yorumu sen ekle