Kurgu korku hikâyesi.

Evin ilanında iki oda yazıyordu. Gittiğimizde üç oda gördük. Ev sahibi üçüncüsünün depo olduğunu, eşyaları aldırana kadar kilitli kalacağını söyledi. Kira uygundu. Yeni boşanmıştım, oğlumun okuluna yürüyerek gidebileceğimiz bir yer arıyordum. Bir odayı eksik kullanmak pazarlık bile sayılmazdı. Kabul ettim.

Oğlum Kerem sekiz yaşındaydı. Babasıyla benden daha mantıklı konuşurdu bazen. Eve girince odaları tek tek dolaştı, kilitli kapıyı yokladı. Sonra kendi odasını seçti. Kilitli odanın karşısındakini. Ben güneş alanı vermek istedim. O penceresi avluya bakan küçük odada ısrar etti. “Buradan seni görüyorum,” dedi. Mutfakta otururken beni kapısından görebiliyordu. Boşanmadan sonra kapıları açık bırakmaya alışmıştık.

İlk iki hafta normal geçti. Yalnız Kerem'in küçük ahşap sandalyesi hep koridorda duruyordu. Masasında resim yapıyor, sonra sandalyeyi kilitli kapının karşısına getiriyordu. Başta oyun sandım. Oyuncakları taşırken bir düzen kuruyor diye düşündüm. Sandalyeyi kaldırınca ertesi sabah yine aynı yerde buldum. Üstünde de mavi hırkası, kolları içeri kıvrılıp katlanmış.

Bir akşam “Bunu niye buraya koyuyorsun?” dedim. Kerem makarnasını karıştırdı. “Ben koymuyorum.” Çocukların kendilerini savunurken çıkardığı o hızlı sesi yoktu. Gerçekten konuyla ilgilenmiyordu. Ben sandalyeyi mutfağa aldım. O gece kapının önünde birinin çıplak ayakla beklediğini sandım. Koridor ışığı açıktı. Yatağımdan kapının önünü değil, yalnızca zemindeki gölgeyi görüyordum. Gölgede bir baş yoktu. Bir çocuk kadar kısaydı. “Kerem, gel,” dedim. Oğlum yanımdaki yatakta döndü. Başını yastığımın altına soktu. Bütün gece benimle uyumuştu.

Sabah ev sahibini aradım. Eşyaları aldırmasını istedim. Adam şehir dışında olduğunu, haftaya uğrayacağını söyledi. Sesimi duyunca “Kapıyı açmaya çalışmadınız, değil mi?” diye sordu. Ben temizlik yapacağımı söyledim. “Altında ilaç var, çocuğunuz yaklaşmasın,” dedi. Telefonu kapattıktan sonra kapının altını kokladım. Ne ilaç ne naftalin. Ekşi bir süt kokusu vardı.

Kerem o hafta okuldan eve gelmek istememeye başladı. Parkta oyalanıyor, tuvaleti geldiğinde bile eve çıkmıyordu. Ona kızdım. Bunu yazarken hâlâ midem sıkışıyor; korktuğu için söyleyemeyen bir çocuğa bir de ben kızdım. Sonunda banyoda dişlerini fırçalarken ağladı. “Oturmayınca kapıyı açıyor,” dedi. “Ben oturursam açmıyor.”

Kilitli ahşap kapının anahtar deliğine dönük küçük bir çocuk sandalyesi ve üstünde katlanmış hırka.
Hikâye için yapay zekâyla üretilmiş temsilî görsel.

Anlamadım. Kimin oturacağını sordum. Aynadan bana baktı. “Küçük olanın.”

O gece Kerem'i yanımdan ayırmadım. Sandalyeyi kapının karşısına koydum. Çocuk bunun üzerine rahatlayıp uyudu. Ben uyumadım. Salonun koltuğuna oturdum, koridoru görecek şekilde lambayı yaktım. Saat bire doğru kilitli kapının arkasında bir şey sürüklendi. Zeminde ağır bir çuval çekilir gibi. Sonra sandalyenin hırkası yavaşça aşağı indi. Kolları katlı olduğu yerden çözüldü. Sandalye boştu ama üstünde biri giyiniyordu.

Telefonu aldım. Kimi arayacağımı bilemedim. Polis desem ne söyleyecektim? “Kiracıyım, depo kilitli, hırka hareket ediyor.” Ablamı aradım. Sesimi duyar duymaz geldiğini söyledi. O sırada kapının içinden bir çocuk ağladı. Kerem koltuğun diğer ucunda uykusunda burnunu çekti. İki ses birbirine değdi. Kapıdaki ağlama, oğlumun nefesiyle aynı aralıkta durup başlıyordu.

Kerem'i kucağıma aldım. Sekiz yaşında bir çocuğu kaldırmak zormuş. Başını omzuma koydu, hâlâ uyuyordu. Çantayı almadım, telefon elimdeydi. Koridora çıktığımda sandalyeyi geçmem gerekiyordu. Küçük ahşap sırtlık kapıyı değil, beni görüyordu artık. Döndüğünü görmemiştim. Hırkanın kolları iki yana açılmıştı. Ben Kerem'i daha sıkı tutunca kilitli kapının kolu aşağı indi.

Kerem kulağıma “Bakma anne,” dedi. Uyandığını sanıp yüzüne baktım. Gözleri kapalıydı. Sonra aynı cümle kapının arkasından geldi. Kendi sesimle. “Bakma anne.” Oğlumun benim sesimi kullanarak konuşması gerektiği gibi, yanlış bir taklit. Beni çağırmayı yeni öğreniyordu sanki.

Kapı açılmadı. Sandalyenin bir ayağı yükseldi. Karşımda görünmeyen bir çocuk ayağa kalkıyordu. Ben o aralıktan nasıl geçtiğimi hatırlamıyorum. Dış kapının önünde ayakkabı giymeden merdivene çıktım. Kerem gözünü orada açtı. Kucağımda “Hırkam kaldı,” dedi. Ona öyle bir bağırdım ki ağlamaya başladı. Sonra ikimiz merdivende birlikte ağladık.

Ablam gelince otele gittik. Ev sahibi ertesi sabah “Çocuğunuz gece koridorda mı oturuyor?” diye aradı. Ben bir şey söylemeden sormuştu. Kapıcıyla eve girmiş, sandalyeyi görmüş. Ses kaydını hâlâ saklıyorum; gerçek olduğunu birine ispatlamak için değil. Sonradan kendi kendime “Ben mi abarttım?” demeyeyim diye. Adama eşyalarımızı vereceğini, üçüncü odayı açmadan bir daha içeri girmeyeceğimizi söyledim.

Oda boşmuş. Nakliyeciler öyle söyledi. Depo değil, eski bir çocuk odası. Duvarda sökülmüş bir boy ölçer ve pencereyi içeriden kapatan tahta varmış. Bizim sandalyenin yanında tam onun boyunda, tozun içinde tertemiz duran bir boşluk. Sanki başka bir sandalye yıllardır oradaymış da biz çıkmadan hemen önce kaldırılmış.

Mavi hırkayı almadım. Kerem birkaç kez sordu, sonra vazgeçti. Yeni evimizde ilk işi odasının kapısını kapatmak oldu. Ben kapıyı açık bırakalım dedim. Başını salladı. “Burada bekleyen yok,” dedi. O günden beri kapısına bir sandalye bile dayayamıyorum.

İlgili tartışmalar: Üçüncü kata çıkmayın