Kurgu korku hikâyesi.

Köye döndüğümüzde kuyuyu kapatmışlardı. Üstüne yuvarlak bir beton kapak koyup ortasına demir halka geçirmişlerdi. Babam çocuklar düşmesin diye yapıldığını söyledi. Ben on yedi, kardeşim on dört yaşındaydı. Evde başka çocuk yoktu. Bunu sormadık. Babam o yaz soru sorulmasını sevmiyordu.

Dedemin evini satacaktık. Annem hayattayken her yaz gelirdik; o öldükten sonra beş yıl uğramamıştık. Bahçedeki erik kurumuş, ahırın çatısı eğilmişti. Kardeşim Derya'ya güzel geçen yazları anlatıp duruyordum. O hatırlamıyordu. Hatırlamak da istemiyor gibiydi. Benimle konuşacağına mutfak çekmecelerini açıp eski şeyleri ayırıyordu.

Kuyunun ipi mutfak kapısının arkasındaki çivide asılıydı. Kalın, sertleşmiş, yer yer yosun tutmuş bir ip. Derya ucundaki kovayı sallayarak “Bu neden içeride?” diye sordu. Babam birden elinden aldı. Kovayı ahıra bıraktı, ipi de kendi arabasının bagajına koydu. Gözümüzün önünde. Sonra iki komşuyla tapu işi için ilçeye gitti.

İkindi vakti mutfağı silerken kovayı masanın altında bulduk. İçinde bir avuç çamurlu su vardı. Babam bırakmış olmalı dedim. Derya “Arabaya koydu,” dedi. İpi kastettiğini anladım ama tartışmadım. Kovayı dışarı çıkarıp kuyunun yanına bıraktım. Geri döndüğümde Derya masaya eğilmiş, elini kulağının arkasına koymuştu. “Dinle,” dedi.

Lavabo giderinden annemin öksürüğü geliyordu.

Annem sigara içmezdi. Hastalanmadan önce de göğsünden gelen kendine has kuru bir öksürüğü vardı. Öksürür, hemen ardından dilini damağına vururdu. Sanki ağzındaki acılığı atmak ister gibi. Ses tam olarak oydu. Derya'ya borunun içindeki hava dedim. Kendim gidip suyu açtım. Musluktan kahverengi bir su aktı. Öksürük kesildi.

Kilitli bir mutfak kapısının altından geçen ıslak kuyu ipi ve taş zeminde paslı kova.
Hikâye için yapay zekâyla üretilmiş temsilî görsel.

Babamın telefonu çekmiyordu. Bahçe kapısına çıkıp üç kere aradım. Akşam olmadan gelmesini istedim, başka bir şey diyemedim. O sırada evin içinde bir şey yere düştü. Kardeşim bağırmadı. Asıl bu yüzden koştum. Kova mutfak kapısının önündeydi. Derya karşısında çömelmiş, ipi iki eliyle tutuyordu. İp kapının altından dışarı uzanıyordu. Kapı kapalıydı. Üst sürgüyü ben temizlik yaparken çekmiştim.

“Bırak,” dedim.

Başını iki yana salladı. Avuçlarının içi kızarmıştı. “Bırakırsam düşecek.”

“Kim?”

Kovadan annemin sesi geldi. “Elin kaymasın kızım.”

İnsanın annesinin sesini bir demir kovadan duyması anlatılabilir bir şey değil. Önce sevinç geliyor. İğrenç olan kısmı bu. Bir an, korkmadan önce, onunla konuşabileceğinizi düşünüyorsunuz. Ben de öyle oldum. Ağzımdan “Anne?” çıktı. Kova birden sağa devrildi, su dökülmedi. İçindeki karanlık ağzına kadar geldi. Derya'nın kolları öne çekildi.

Ben de ipi tuttum. Soğuktu. Avuçlarımda kıpırdıyordu. Kardeşim geriye yaslandı. Kapının altında ipin geçebileceği kadar boşluk yoktu; kalın ip, düz tahtanın içinden çıkıyor gibiydi. Gözüm gördüğüne alışmaya çalışırken annem bizi isimlerimizle çağırdı. “İkiniz de orada mısınız?” dedi. Ses, öldüğü gün hastane yatağındaki gibi yorgundu.

Derya ağlamaya başladı. “Çektikçe ağırlaşıyor,” dedi. Ben ona doğru dönemedim. İp bırakacak hâlde değildik. Bir an boşalıyor, sonra bütün gücüyle çekiyordu. Bizi kapıya birer karış yaklaştırdı. Kovanın içinden tırnak sürtünmesi geldi. Suyun altında biri kovaya tutunmaya çalışıyordu.

Bahçe kapısı açıldığında gün batmıştı. Babam mutfak penceresinden bizi gördü. Dışarıda bağırmaya başladı. Ön kapıya vurdu. Ben açamadığımı söyledim. “İpi bırakın!” diye bağırdı. Derya “Annem düşecek!” dediğinde babamın sesi değişti. Kapıya vurmayı bıraktı. Camın karşısına geldi; bizi duymasından korktuğu biri varmış gibi yavaş konuştu.

“Anneniz beni niye çağırmıyor?”

O sorudan sonra kovadaki ses kesildi. Biz üçümüz kalmıştık. Nefeslerimiz, ipin zeminde çıkardığı ses. Babam cama avucunu koydu. “Bana baktırmayın sizi,” dedi. Ne demek istediğini o anda anladım. Kovanın içindeki şey, bizim ona annemiz gibi davranmamızı bekliyordu. Ben Derya'nın bileğini tuttum. “Birlikte bırakacağız,” dedim.

İpi bıraktığımızda kapıya çarpıp dizlerimizi kıracağımızı sanıyordum. Çekilmedik. Geriye düştük. İp bir yılan gibi kapının altına kaçmadı. Olduğu yerde kaldı. Kovanın içinde bir şey başını çevirdi. Göremedim; suyun yüzeyi yön değiştirdi. Sonra annemin sesiyle değil, çok yaşlı bir erkeğin sesiyle küfretti. Derya kulaklarını kapattı.

Babam pencereyi kırıp içeri girdi. Sürgü kolayca açıldı. Kovanın içi kuru, ip ise kapının arkasındaki çivide asılıydı. Babam arabasının bagajını açtığında oraya koyduğu ip de yerindeydi. Aynı yıpranmış düğüm, aynı pas izi. İkisini yan yana getirmedi. Bizi o gece ilçedeki bir otele götürdü. Köye dönüp dönmediğini bilmiyorum; evi satışa çıkarmadı.

Sonradan öğrendiğim tek şey, dedemin o kuyudan su çekmeyi annem küçükken bırakmış olmasıydı. Annem yıllarca oraya niye kova indirmediğini söylememiş. Babam da dedemle bunu konuşmamış. Şimdi kardeşimle aynı şeyi yapıyoruz. Bazen konuşacak gibi oluyoruz, sonra birimiz konuyu değiştiriyor. Annemin sesini hatırlamak istediğimde bile önce o kova geliyor aklıma. Buna sinirleniyorum. Korkudan çok buna.

İlgili tartışmalar: Eski Hamamın Soyunmalık Odası