Kurgu korku hikâyesi.
“Üstüme kedi yatıyor gibi,” demişti babam. Annem kedileri sevmezdi, evde hiç kedi olmadı. Yine de babamın benzetmesini doğru bulmuştum. İnsan bir şeyi tarif etmek için elindeki en yakın şeye tutunuyor. Babam da gece yorganının ayak ucunda beliren ağırlığa bir isim bulmaya çalışıyordu.
Seksen yaşında değildi. Altmış birindeydi, emekli olmuş, tek başına yaşamayı kendisi seçmişti. Annemi kaybettikten sonra bizimle kalmasını istedik. “Evimi niye bırakayım?” dedi. Hak verdik. Hafta sonları gidiyor, alışverişini yapıyor, beraber yemek yiyorduk. Son zamanlarda gündüzleri uyumaya başlamıştı. Geceleri televizyon açık kalıyormuş. Doktora gitmeyi de kabul etti. Konuştu, ilaçlarını düzenletti. Ama ayak ucundaki ağırlık için doktora hiçbir şey söylemedi.
Ben bir cuma yanına gittim. İki gün kalacaktım. Eve girer girmez terliklerini duvara dönük gördüm. Babam terliğini çıkarırken kapıya doğru çevirirdi. Yıllardır böyleydi. Bu kez uçları duvarın dibine dayanmıştı. Eline ayağına karışıyor gibi görünmemek için çevirmedim. Akşam birlikte çorba içtik. Haberlere sövdü. Keyfi yerindeydi. Sonra yatmaya yakın mutfağın ışığını açık bıraktı. “Böyle daha rahat,” dedi.
Gece birde uyandım. Babam salonun kapısında duruyordu. Elinde battaniye vardı. “Senin yanında yatayım mı?” dedi. Bunu soruşunu unutamam. Bir baba çocuğundan yanında uyumak için izin isteyince yaşlarınız tersine dönüyor. Çekyatın diğer kanadını açtım. Konuşmadık. Yatarken ayaklarını topladığını gördüm. Düz uzatmıyordu. Dizlerini karnına çekmiş, bileklerini birbirine bastırmıştı.

Bir süre sonra benim yorganım çekildi. Uyanıktım. Ayaklarımdan biri dışarı çıktı. Çekip üstüme aldım. Yorgan yine gitti. Babamın yanına dönüp baktım. Gözleri açıktı. Bana bakmıyordu; çekyatın ayak ucuna bakıyordu. “Kımıldama,” dedi. Fısıldamadı. Sanki birlikte bir kuşu ürkütmemeye çalışıyorduk.
Yorganın üstünde bir çöküntü oluştu. Tam ayaklarımın arasına, kedinin dönüp yatacağı kadar bir yere. İlk hissettiğim ağırlık azdı. Sonra topuklarımı mindere bastıracak kadar arttı. Kollarımı kullanıp doğrulmaya çalıştım. Ağırlık bileklerimden dizlerime doğru çıktı. Yorgan benim bacaklarımın şeklini değil, üstüne tırmanan başka bir şeyin şeklini almaya başladı.
Babam elimi tuttu. Avucu ıslaktı. “İsmini söyleme,” dedi.
Kimin ismi diye soracaktım. O sırada yorganın altından annemin kullandığı lavanta kolonyasının kokusu geldi. Babam elimi daha sıkı tuttu. Onun neyi kastettiğini anladım. Boğazımdaki kelimeyi yuttum. Yorganın içinden bir nefes yüzüme vurdu. Buz gibi değildi. Sıcaktı. Uykuda ağzını açık bırakan bir insanın nefesi kadar sıcak ve yakındı.
Babam gözlerini kapatmış dua okuyordu. Her kelimeyi hatırlayamıyor, başa dönüyordu. Ağırlık bir süre durdu. Sonra iki bacağımın arasında yukarı çıkmak yerine yan tarafa, babamın yattığı yere döndü. Çekyatın yayı ağır bir beden oturmuş gibi çöktü. Babamın ağzından uzun, ince bir ses çıktı. Elimi bıraktı. Yorganının üstünde iki çukur belirdi; biri göğsünde, biri boğazında. Ben elimle o çukurlara vurdum. Havaya değil, sert ve sıcak bir şeye çarptım. Deri gibi değildi. İçine kum doldurulmuş kalın bir kumaş gibiydi.
Televizyon kumandası elimizin altındaydı. Neden aklıma geldiyse sesini sonuna kadar açtım. Ekrandaki yarışma programı salonu birden bağırışla doldurdu. Babam öksürdü. Yorganın üstündeki çukurlar kaybolmadı ama ağırlık geri çekildi. Ayak ucuna geçti. Sonra yorganı bıraktı. Çekyatın altından bir çift terlik sürüklenmesi duyuldu. Kapının önüne kadar gitti. Mutfağın ışığı söndü.
Babamla sabaha kadar televizyon seyrettik. Ekranda ne vardı, tek kelime hatırlamıyorum. Sabah beşte çay koyarken babam konuşmaya başladı. İlk gece annemi rüyasında görmüş. Hasta değilmiş, gençmiş. Yatağın ayak ucuna oturmuş. Babam da “Gel, üşüdün mü?” demiş. Sonraki gece rüya görmeden yatağı çökmüş. Üçüncü gece terlikleri duvara dönük bulmuş. Kimseye söylememiş. Annemi bir daha görmeyi umduğu için, dedi. O cümleden sonra ona kızamadım.
O gün evden çıktık. Babam çantasını hazırlarken ben yatak odasına girdim. Yorganın ayak ucunda iki çukur vardı. Birinin üstüne bastım, düzelmedi. Yünü topaklandı sandım. Kılıfın köşesini açtığımda içindeki yorganın da aynı şekilde içeri göçtüğünü gördüm. Sanki içeriden bir çift diz yıllardır oraya yaslanmıştı. Yatağın altına bakmadım. Bakmam gerektiğini düşündüm, yine de bakmadım.
Babam bizde altı ay kaldı. Uyurken ışık istedi, sonra zamanla vazgeçti. Annemden bahsetmeye devam ettik. Onu bu yaşadığımız şeyle aynı yere koymamak için özellikle güzel anılarını anlatıyorduk. Babam bir gün “O değildi,” dedi. Kimsenin cevabına ihtiyaç duymadan söyledi. Ben de başımı salladım.
Eski evi boşalttığımızda yorganı ve yatağı almadık. Terlikleri ben poşete koydum. Evde bırakmaya elim gitmedi. Çöpe atmak için arabanın bagajına koymuştum. Eve geldiğimizde poşet yırtılmış, terlikler çıkmıştı. İkisi de bagajın iç duvarına bakıyordu. Babam gördü. Bir şey demeden poşeti aldı, yolun karşısındaki konteynere götürdü. Ben onun geri gelişini izledim. İlk defa bastonunu kullanmadan, hızlı hızlı yürüyordu.
İlgili tartışmalar: Uyku felci ve karabasan
—
Tartışmaya katıl
Yorum yazmak ve etkileşimde bulunmak için giriş yapmalısın.
Bu tartışmaya ilk yorumu sen ekle