Kurgu korku hikâyesi.

Apartmanın WhatsApp grubuna gece yarısı ilk mesajı ben attım: “Diyafonu kim açık bırakıyor?” İki dakika sonra üst komşu “Bizimki de çaldı” yazdı. Sonra bir başkası. Meğer herkes yalnız kendi evinde bir arıza olduğunu sanıyormuş. İnsanlar böyle şeyleri konuşmayınca bir binanın içinde aynı anda korktuklarını bile bilmiyor.

İlk çalan benimki değildi. Üç gün önce girişteki Suna Hanım'ın diyafonu çalmış. Kapı numarası yanmadığı için aşağı inmiş, dışarıda kimseyi bulamamış. Sonra ikinci kat. Sonra karşı daire. Hep gece on ikiyi on yedi geçe. Telefon saatine bakmak aklımıza grup mesajlarından sonra geldi. Herkes aynı dakikayı söyledi.

Ertesi gün elektrikçi çağırdık. Ben evden çalışıyordum, kapıyı açtım. Adam paneli söktü, kabloları ayırdı. Eski sistemmiş, değiştirmek gerekir dedi. Giriş panosundaki altı numaranın kablosu kesilmişti. Binada on daire vardı. Altı numara yıllardır boştu. Sahibi başka şehirde yaşıyordu; bir ara su borusu patladığı için kapı açılmış, sonra yine kapanmıştı. Elektrikçi, kesilmiş kablonun ucu küflenmiş dedi. “Buradan ses gelmez.”

O gece on ikiyi on yedi geçe bizim diyafon çaldı. Bu kez açtım. Önce çok uzaktan gelen televizyon sesi duydum. Sonra biri boğazını temizledi. Yaşlı bir adam, “Kapıyı niye kapattınız?” dedi. “Hangi kapıyı?” diye sordum. Cevap vermedi. Arka planda bir saat kurulur gibi metalik bir çıtırtı vardı. Ardından, çok yakından, sanki ahizeyi ağzına almış gibi fısıldadı: “Evdeydim ben.”

Ahizeyi kapattım. Eşim yatak odasından seslendi. Ona sadece yanlış numara dedim. Ama apartman grubunda “Az önce sizin de çaldı mı?” yazınca dört cevap geldi. Herkes aynı adamı dinlemiş. Hepimize aynı anda konuşmuş. Suna Hanım duyduğu saatin sesini de yazdı. Ben o ayrıntıyı kimseye söylememiştim.

Soğuk ışıkta çizilmiş eski apartman diyafonu; numaralı düğmelerden biri içeri basılı.
Hikâye için yapay zekâyla üretilmiş temsilî görsel.

Altı numaranın sahibini bulduk. Adam orada babasının oturduğunu, kendisinin de yirmi yıldır o eve girmediğini söyledi. Anahtarını akrabasına yollayacakmış. Babası sağ mı diye sormadık; konuşmasından olmadığı anlaşılıyordu. Sonra Suna Hanım merdivenlerde bana “Öldüğünde kimse fark etmemişti,” dedi. “Kapısı hep kapalı dururdu. Biz de evde yok sanıyorduk.” Kadın konuşurken birinci katın penceresine değil, ayakkabılarına bakıyordu.

Anahtarı beklemedik. Apartman yöneticisiyle ertesi akşam çilingir çağırdık. İçeri önce yönetici girdi. Boş ev değil, her şeyi yerinde duran bir ev çıktı. Koltuğun üstünde gazete, masada sararmış bir bardak altlığı, duvarda durmuş bir saat. Mutfak lavabosunda tek tabak. İnsan birinin hayatına yanlışlıkla girmiş gibi hissediyordu. Ben bir şeylere dokunmaya utandım.

Diyafon mutfak kapısının yanındaydı. Ahizesi asılıydı. Duvarın sıvasında cihazdan aşağı uzanan temiz bir iz vardı. Yıllar içinde insanlar duvarı kirletmiş de yalnızca kablo her gün silinmiş gibi. Elektrikçi kabloları aşağıdan kesmişti. Ben ahizeyi kaldırdım. Ses yoktu. Ahizeyi yerine koyarken mutfaktan bir kaşığın tabağa çarpması duyuldu.

İçeride yönetici vardı sandım. O da benim arkamdaydı. Çilingir kapıdan “Hadi abi, işim var” diye seslendi. Üçümüz girişte durduk. Mutfakta sandalyenin ayağı zemine sürtüldü. Çilingir eve girmedi. Çantasını omzuna attı. Yönetici elindeki anahtarı düşürdü. Onu almak için eğildiğinde koridorun ucundaki kapının altında ışık yandı. Elektrik aboneliği kapalıydı.

Biz kaçarken dış kapı kapanmadı. Yönetici “Dili takıldı” diye geri döndü. İçeriden bir erkek sesi “Kal biraz,” dedi. O kadar normal söyledi ki yöneticinin omuzları bir an gevşedi. Ben kolunu tuttum. Sonra ses benim adımı söyledi. Adımı, eşimin evde kullandığı kısaltmayla. O evde hiçbirimiz birbirimize adımızla hitap etmemiştik.

Aşağı indiğimizde Suna Hanım kapısının önündeydi. Elinde diyafon ahizesi vardı. Kabloyu duvardan sökmüş, ahizeyi de beraberinde getirmişti. “Şimdi de buradan geliyor,” dedi. Hoparlörü boşluktaydı. Kablo ucunun bakırı görünüyordu. Yine de bir adamın ağzında bir şey çiğnediğini duyuyorduk.

O gece hepimiz evlerimizin dış kapısında durduk. Bir komşu dua okudu, bir başkası sigorta panosunu indirdi. Kimse onunla alay etmedi. Altı numaranın kapısı yukarıda açıktı. İçeriden televizyon sesi gelmeye başladı. Önce haber, sonra eski bir reklam. Çok eski. Çocukken duyduğum, sözünü unuttuğum bir jingle. Suna Hanım yere çöktü. “O zaman da açıktı,” dedi. Neyi kastettiğini sormadım.

Sabah anahtarın sahibi geldi. Daireye tek başına girmek istemedi. Biz de istemedik. Hep birlikte yukarı çıktık. Duvardaki saat çalışıyordu. Akreple yelkovan on ikiyi on yedide üst üste değildi elbette; ama saniye kolu her turda aynı noktada duruyor, geri atıyor, yeniden yürüyordu. Adam saati söküp pil yuvasını açtı. İçinde pil yoktu. Saati yanında götürdü. Babasının eşyalarını da bir haftada boşalttı.

Diyafonlar yenilendi. Bir süre sessizlik oldu. Ben eşime her şeyi anlatmadım; evden taşınmayı istediğinde itiraz etmemem yeterliydi. Anahtarları teslim edeceğimiz gün telefonum apartman grubundan bildirim verdi. Yeni kiracı yazmıştı: “Altı numaranın zilini kim bağladı? Üstünde isim yok.”

Yönetici cevap yazmadı. O da gruptan çıkmıştı.

İlgili tartışmalar: İkinci Anahtar