Kurgu korku hikâyesi.

Hamur bekler, insan beklemez. Sadık Usta bunu her sabah söylerdi. Saat üçte dükkânı açar, önce ışıkları, sonra radyoyu yakar, iki tabureyi kapının önüne çıkarırdı. Ben çıraktım. Radyonun cızırtısı bana onun bağırmasından daha iyi gelirdi. En azından içeride bir ses olurdu.

Küçük bir ilçe fırınıydı. Önü caddeye, arkası kapalı bir avluya bakıyordu. Üst kat senelerdir boştu. Tavandan bazen kum dökülürdü. Usta “Kediler” derdi. Kediler için arka kapının yanına süt koymazdı ama. Akşam en son tepsideki üç ekmeği ayırır, taş fırının ağzına koyardı. “Sabah dokunma,” derdi. “Bayat ekmekler başka.”

Üç gün üst üste ekmekler kayboldu. Arka kapı kilitli, kepenk kapalı. Ustaya hırsız var dedim. Bana baktı, sonra elime küreği verdi. “Sen un çuvalına göz kulak ol.” Ben o lafı o zaman hakaret saydım. Adam bana güvenmiyor, bir işten anlamadığımı düşünüyor sandım. Şimdi olsa un çuvalının yanından kıpırdamazdım.

Bir cuma Sadık Usta'nın tansiyonu düştü. Oğlu gelip eve götürdü. “Fırını boş bırakmayın, içine su dökmeyin,” diye tembihledi. Benimle onun oğlu Harun kaldık. İlk defa tek başımıza ekmek çıkaracaktık. Harun işin başına geçince babasına benzemeye başladı; sesi kalınlaştı, beni oraya buraya gönderdi. Akşamki üç ekmeği görünce güldü. “Kediler de memur olmuş,” dedi. Ekmeği poşete doldurup arabasına götürdü.

Gece on birde hamur teknesini örttük. Ben tezgahta kestirmişim. Uyandığımda Harun taş fırının karşısına oturmuştu. Elektrikli yeni bölüm kapalıydı, eski taş fırında ateş yoktu. Fakat fırının içinden biri ekmek kabuğu kırıyordu. Çıt diye bir ses, sonra yavaş yavaş çiğneme. Harun bana eliyle sus işareti yaptı. Bir iki saniye dinledik. Karanlık ağzın içinden siyah bir tepsinin kenarı göründü.

Küreği uzattım. Tepsiyi çekecektim. Harun kolumu tuttu. Fırının taşına değen demir kürek, bir şey tarafından öbür taraftan tutuldu. Çekmedim. Harun da tutmaya başladı. İkimiz demiri kavramış, taş fırının önünde dimdik duruyorduk. Demir uzuyormuş gibi geldi. Sonra birden boşaldı. Geriye sendeledik. Küreğin ucunda ekmek yoktu. Siyah, ıslak bir örgü parçası vardı. Saç demek istemiyorum. O gece de diyemedim.

Harun telefonu düşüre düşüre babasını aradı. Usta bağırdı: “Tepsiyi aldınız mı?” Harun cevap veremeyince ben aldım telefonu. Poşete koyup götürdüğünü söyledim. “Geri getirsin,” dedi. “Olduğu gibi geri getirsin.” Harun “Evdekiler yedi,” deyince telefondan gelen nefesi duydum. Hasta adam nefes almaya çalışıyordu.

Sönmüş taş fırının ağzında siyah bir tepsi, unlu zeminde tek çıplak ayak izi.
Hikâye için yapay zekâyla üretilmiş temsilî görsel.

Sadık Usta on dakika içinde geldi. Üstünde pijama, ayağında dükkânın eski lastik çizmeleri. Harun'a vurmadı ama o vuracak diye gözlerini kapattı. Usta ilk iş arka kapının sürgüsünü açtı. “Ön kapıya gitmeyin,” dedi. “Oradan bakıyor.”

Ön camın dışında biri duruyordu. Kepenk deliklerinin hizasında iki karanlık leke vardı. Harun sokağa açılan küçük teslim penceresini kapatmaya gitti. İçeriden bakan biri için o pencere diz hizasındaydı. Dışarıdan bakmak için yere çömelmek gerekirdi. İki leke pencerenin arkasına indi. Harun elini uzatamadı. Usta onu yakasından çekti.

Kalan hamurdan üç somun kestik. Fırının ateşi sönüktü. Sadık Usta yine de somunları o siyah tepsiye koydu, kürekle içeri itti. Dudakları kıpırdıyordu. Ben “Pişmez ki,” dedim. Bana hayatımda hiç kimsenin bakmadığı gibi baktı. Sustum. Üçümüz arka kapıdan çıktık. Avlunun karşı duvarına dönüp sabahı bekledik. Harun hıçkırdıkça babası eliyle ağzını kapatıyordu.

İçeride hamur teknesinin kapağı kaldırıldı. Kırk kiloluk kapağın kenarındaki demir halka şangırdadı. Sonra tezgâhın üstündeki terazinin kefesi duvara vurdu. Ben dönüp bakmak istedikçe usta başımı omzundan tutup geri çeviriyordu. Kulağımın dibinde fısıldadı: “Üçümüzü sayıyor. Ses çıkarma.” O an dükkânın içinden benim horultum geldi. Ben biraz önce o tezgahta uyurken nasıl soluyorsam aynen öyle. Harun ağzının içini ısırdı. Gömleğinin yakasına kan bulaştı.

Ezan okunurken Sadık Usta içeri girdi. Bizi çağırmadı. Önce içerideki çuval ağzını kapattı, sonra boş tepsiyi çıkardı. Hamur yoktu. Fırın soğuktu. Tezgâhın üstündeki örtüde bir insanın uzandığı kadar çöküntü vardı. Harun'a o izi göstermedi. Beni kolumdan tutup dışarı çıkardı. “Bugün gelme,” dedi. Yevmiyemi cebime koydu. İtiraz etmedim.

Harun bir hafta sonra Ankara'ya gitti. Ben fırına geri döndüm; evde paraya ihtiyaç vardı. Ama bir daha içeride uyumadım. Usta o kış taş fırını ördürdü. Duvarın içinde tepsiyi bıraktı. Herkes yaşlılıktan tuhaflaştığını söyledi. Ekmek ayırmayı da bıraktı sanıyorlardı. Ben bilirdim. Sabah ilk geldiğinde duvarın önüne üç küçük hamur parçası koyardı. Ben gözümün ucuyla görür, una bakardım.

Yıllar sonra dükkânı devrettiklerinde yeni sahibi duvarı kırdırmış. Beni arayıp “İçinden senin adın yazılı bir tahta çıktı” dedi. Benim olduğum sandalyenin arkalığıymış. O gece sandalyede uyumamıştım. Tezgahta yatmıştım. Tahtadaki adımı kimin kazıdığını soramadım. Adam konuşurken arkadan metal bir şeyin taşa sürtünmesi geliyordu. Telefonu kapatmadan önce ona yalnızca şunu söyleyebildim: “O tepsiyi dışarı çıkarma.”