Kurgu korku hikâyesi.
Yok, bizim apartmanda asansör falan yoktu. O yüzden “yanlış kata basmışsındır” diyenlere baştan söyleyeyim. Merdiven çıkıyordum. Basamakları bile saydım o gece. Sonra tekrar saydım. İnsanın korkudan en son bırakacağı şey aklı olmuyormuş; önce kendine güveni gidiyor. Ben bunu merdivenlerin ortasında öğrendim.
Hikâyedeki adım Cem olsun. Yirmi altı yaşındayım, Bursa'da işe yeni girmişim. Bir arkadaşımla birinci katta ev tuttuk. Arkadaşın adı Onur. İki günlüğüne ailesine gitmişti. Ben de vardiyadan gece on ikiyi biraz geçe çıktım. Otobüsten indim, çorba içtim, eve yürüdüm. İçki yok. Uykusuzluk var ama ayakta uyuyacak kadar değil.
Apartman kapısının camı kırıktı. Yukarısı görünmez, dışarıdan sadece merdivenin ilk dönüşünü görürdün. Kapıyı açınca bir terlik sürtünmesi duydum. Yukarıda biri ağır ağır yürüyordu. Bizim altı daireli apartmanda herkesi en azından yüzünden tanırdım. Üçüncü katta kimse oturmazdı. En üstteki iki dairenin kapılarında hâlâ eski elektrik idaresinin mühürleri duruyordu. Ev sahibinin annesi o katta yaşamış, öldükten sonra da kiraya vermemişlerdi.
Bir kat çıktım. Bizim kapıyı bulamadım. Bu cümle saçma, biliyorum. Ben de orada aynı şeyi düşündüm. Solda bizimki yerine kahverengi, üstünde cam bölme olan bir kapı vardı. Karşısında teneke bir ayakkabılık. Bizim karşı komşunun ayakkabılığı plastikti. Kapının numarasına baktım: 5.
“Kafanı seveyim,” dedim kendi kendime, “üçüncü kata kadar çıkmışsın.”
O sırada kapının altından bir terlik çıktı. Birinin ayağıyla ittirdiği kadar çıktı, orada kaldı. Kahverengi, önü kapalı kadın terliği. İçeriden yaşlı bir kadın “Evladım, basma,” dedi. Basacak değildim zaten. Bir basamak geri çekildim. “Birinci kat nerede teyze?” diye sordum. İnsan ağzından böyle bir soru çıktığında daha da kötü hissediyormuş.

Kadın “Aşağıda,” dedi. “Ama şu an inme.”
Dinlemedim. Telefon ışığını açıp aşağı indim. İki dönüş, bir kat. Karşımda yine 5 numara. Terlik de aynı yerde. Merdiven boşluğuna eğildim. Aşağıda başka sahanlık görünüyordu. Yukarı baktım, orada da. Apartmanın dış cephesini, kat sayısını, pencereleri biliyorum. İçeride birden on kat oluşmuş olamaz. Şimdi yazarken bile insanın eli o cümleyi yazmak istemiyor.
Onur'u aradım. Açmadı. Sonra kendi kapımızın ziline basmak aklıma geldi. Aşağı inerken parmağımı duvara sürerek gittim, bizim katta boyanın döküldüğü yeri bulacaktım. Yeşil duvarın ortasındaki sıva boşluğunu biliyordum. İndim, parmağım takıldı. İşte bu dedim. Başımı kaldırdığımda 5 numaranın karşısındaydım.
Kadın kapıyı zincirin izin verdiği kadar açtı. Yüzünü görmedim. Yukarıdaki cam bölmenin arkasında karanlık vardı. Zincirin altından bir avuç uzandı. Elinde anahtar tutuyordu. “Seninki bu mu?” dedi. Cebimdeki anahtarı yokladım. Yoktu. Benim mavi şişe açacaklı anahtarlığım, o buruşuk avuçta duruyordu.
Almak için uzandım. Zincirin takılı olduğu vida yavaşça dışarı gelmeye başladı. Kadın kapıyı itmiyordu. İçeriden başka biri çekiyordu sanki. Anahtar elinden yere düştü. Kadın ilk kez telaşlandı. “Eğilme,” dedi. Sesinde öyle bir şey vardı ki donup kaldım. Anahtar düşmüştü ama düşme sesi hâlâ geliyordu. Teneke çınlaması merdivenlerden aşağı uzayıp gidiyordu.
Bir yerlerde telefon çaldı. Benim telefonum elimdeydi. Onur geri arıyordu. Açtığım gibi küfrettim, “Neredesin sen?” dedim. “Evdeyim,” dedi. “Sabah geldim ben. Kapının önünde ne geziniyorsun? Üç kere gözden baktım, sırtın dönük duruyorsun.”
“Kapıyı aç.”
“Zinciri sökemiyorum.”
Kadın kapıyı biraz daha açmıştı. Vida başı tamamen sıvadan çıkıyordu. Onur bir şeylere vurdu, sonra sesi yükseldi. “Cem, bana dön. Kapıya dön!” Ben zaten kapıya bakıyordum. Ama Onur “Arkanı dön!” diye bağırınca bütün vücudumla döndüm.
Bizim kapı karşımdaydı. Onur eşiğe yarı çıkmış, kolumu yakalıyordu. İçeri öyle sert çekti ki dizimi vestiyere vurdum. Sahanlıkta bir kadının ayağı süründü. Onur kapıyı kapatırken ben aralıktan merdivenlere baktım. Kahverengi terlik kapımıza kadar gelmişti. Tekiydi. Ayağı falan yoktu içinde. Üstü ise biri yeni çıkarmış gibi kabarıktı.
Sabaha kadar oturduk. Onur benim beş dakikadır kapının önünde dikildiğimi söyledi. Benim için en az yarım saatti. Cebimde anahtar yoktu. Mutfakta, sabah çıktığımda bıraktığım yerde de değildi. Ev sahibini aradık. Üçüncü katın anahtarını getirip beraber çıktık. İlk daire mühürlüydü. İkincinin kapısına yaklaşınca midem bulandı. Kahverengi kapı, cam bölme, zincirin söküldüğü yerde yeni dökülmüş sıva.
Ev sahibi anahtarı sokamadı. Deliğin öbür tarafında bir şey vardı. Biraz uğraştıktan sonra bize dönüp kızdı: “Siz burayı açmaya mı çalıştınız?”
Çilingir öğleden sonra geldi. Kilidin iç tarafında benim anahtarım kalmış. Mavi şişe açacağıyla beraber. O mühürlü daireye nasıl girdiğini hâlâ anlatamıyorum. Onur da anlatamıyor. Ama taşınırken yaptığımız ilk şey anahtarları ev sahibinin eline vermek oldu. Kapının altında bırakmadık.
İlgili tartışmalar: Küçük sandalyeyi kapıdan çekme
—
Tartışmaya katıl
Yorum yazmak ve etkileşimde bulunmak için giriş yapmalısın.
Bu tartışmaya ilk yorumu sen ekle