Uzaylı deyince herkesin kafasında aynı arkadaş beliriyor: büyük kafa, siyah göz, incecik boyun. Sanki koca evrene bir tane nüfus müdürlüğü açılmış, herkese de aynı vesikalık verilmiş. Ben bu kadar farklı karşılaşma anlatısını tek bir tipe sıkıştırmanın bizi yanlış yere götürdüğünü düşünüyorum. Dünya’yla temas kuran birden fazla insan dışı zekâ olabileceği fikrini savunuyorum. Hem de bunların birbirinin aynısı olmasını beklemiyorum. Bizim gezegende bile okyanusun dibindeki canlıyla dağdaki canlı aynı değil; başka dünyalara gelince neden tek yüz, tek amaç, tek ahlak bekliyoruz?

2013’ten kalma bir uzaylı türleri listesi vardı. Pleiadesliler, Siriuslular, Orionlular, Zetalar, Arcturuslular, Andromedalılar… İsimler tanıdık, ama anlatı zamanla birbirine girmiş. Bir yerde yıldızın adı tür adı olmuş, başka yerde dış görünüşle köken aynı şey sayılmış. Ben listeyi buradan açmak istiyorum. Kimin ne anlattığına da bakalım; ama her başlığın başına “aman inanmayın” tabelası asmayalım. Bu konu zaten karşılaşma ve temas anlatılarının içinden konuşuluyor.
Önce şu siyah gözlü komşular
Griler / Zeta Reticuliler listenin en tanınan grubu. Kısa ve ince beden, büyük baş, geniş koyu gözler; anlatıların ortak portresi bu. Betty ve Barney Hill dosyasını, sonra Whitley Strieber’ın Communion kitabını okuyunca, insanın dikkatini yalnız görüntü çekmiyor. Zamanın kopması, bir işlemin parçası gibi hissedilmesi, konuşmadan iletişim kurulduğunun anlatılması da var. Her anlatıyı birbirine eşitlemiyorum; fakat “millet küçük yeşil adam uyduruyor” cümlesi bu malzemeye fena halde dar geliyor.
Benim Grilerde takıldığım şey, canlı mı yoksa başka bir zekânın kullandığı biyolojik arayüz mü oldukları meselesi. Eski metin, genetik değişimden geçip duygularını kaybettiklerini söylüyordu. Temas literatüründe böyle bir açıklama var; benim için bunun asıl ilginç tarafı şu: Karşımıza çıkan beden, o uygarlığın asıl bedeni olmak zorunda mı? Biz bile uzaktan araç kullanıyoruz. İleri bir topluluğun her yere kendi kırılgan bedeniyle gitmesini niye zorunlu tutalım? Bu benim yorumum; laboratuvardan çıkmış bir sonuç diye satmıyorum.

Zeta adı nereden geliyor diyenler için Betty Hill’in yıldız haritası ayrı yerde duruyor. Harita eşleştirmesiyle bir yüz tarifinin aynı şey olmadığını akılda tutmak lazım: Gri bir varlık gördüğünü söyleyen herkes onun nüfus cüzdanını da görmüş olmuyor.
Bize benzeyenler neden daha az “uzaylı” sayılıyor?
Nordikler ile Pleiadesliler burada birbirine karışıyor. Nordik daha çok görünüş tarifi: insan benzeri, çoğunlukla açık saçlı, uzun ya da orta boylu kişiler. Pleiadesli ise bir köken ve temas geleneği adı. Aynı kapıya çıkabilirler; aynı kelime değiller. İnsana benzeyen bir ziyaretçiyi sırf kulağı sivri değil diye listeden atmak bana hiç mantıklı gelmiyor.
Billy Meier dosyasında Erra, Semjase ve Plejaren adları var. Burada 2013 listesini aynen tekrarlamamak gerekiyor: FIGU’nun kendi anlatısı bugün gökyüzünde gördüğümüz Ülker kümesiyle kendi tarif ettiği Plejaren kökenini ayırıyor. Yani bu geleneği savunacaksak, önce ne söylediğini doğru okuyalım. “Hepsi 400 ışık yılı ötedeki tek gezegenden geliyor” diye birbirinden farklı anlatıları tek cümleye ezmeyelim. Benim bu dosyadaki ilgim, insanın evrende yalnız bir biyolojik istisna olmayabileceği düşüncesi.

George Adamski gibi eski temasçıların anlattığı insan benzeri varlıklarla bu yeni dönem portreleri arasında da bir hat var. Şunu da söyleyeyim: Sarışın birini otomatik iyilik meleği, iri siyah gözlü birini otomatik düşman ilan etmek bana bizim dünyadaki önyargıları uzaya taşımak gibi geliyor. Bize benzemesi güven belgesi değil. Benzememesi de suç kaydı değil.
- Nordik: Önce dış görünüşü tarif ediyor.
- Pleiades / Plejaren: Belirli temas anlatılarındaki köken ve topluluk adları.
- İnsan benzeri: Bunlardan daha geniş bir tarif; yalnız bu iki başlığa ait değil.
Yıldız isimleri arttıkça hikâye de büyüyor
Siriuslular bana bu listenin en çok konuşulmayı hak eden taraflarından biri gibi geliyor. Eski derlemelerde hem teknoloji hem bilinçle ilgili bir topluluk olarak anlatılıyorlar. Tek tip bedenleri bile yok: İnsan benzeri tarif de var, daha farklı görünüşler de. Ben bunu “yazarlar anlaşamamış, kapatalım” diye okumuyorum. Sirius adı altında tek bir halktan mı, birden fazla topluluğun ilişkisinden mi söz edildiğini sormak daha verimli. Bir yıldız sisteminde birden fazla yaşam alanı fikri, tek biçimli bir galaktik ülke fikrinden bana daha makul geliyor.

Orionlular ise sanki baştan sona askerî bir blokmuş gibi anlatılıyor. Oysa Orion bir gökyüzü bölgesi; gördüğümüz yıldızlar aynı uzaklıkta tek bir mahalle oluşturmuyor. Temas anlatılarındaki Orion da çoğu kez çatışma, denetim ve bunun içinden çıkış hikâyeleriyle geliyor. Benim aldığım mesaj “Orion’dan gelen herkes kötüdür” değil. Dünya’yı yalnız savaş haberlerimizden tanısalar bizim için de ne diyeceklerini düşünün. Bir uygarlığın geçmişindeki çatışma, oradaki her bireyin karakterini belirlemez.
Vegalılar ve Lyra bağlantısı da insan benzeri toplulukların ortak kökeni fikrine açılıyor. Lyssa Royal Holt’un kitaplarında bu yıldız adları bir galaktik aile anlatısının parçaları. Bu tarafı seviyorum: İnsanlığın gökten inmiş hazır bir makinenin karşısındaki ilkel seyirci olmasından daha geniş bir akrabalık ihtimalini konuşuyor. “Aynı atalar” düşüncesini benimsemek başka, internetteki her kan grubu ve DNA yüzdesini sahiplenmek başka. Ben birincisiyle ilgileniyorum.

Santorlar, eski Türkçe listelerde Alpha Centauri çevresiyle ilişkilendiriliyor. Adı günlük dilimizde pek dolaşmıyor ama soru güzel: En yakın yıldız komşuluğunda bizden önce gelişmiş bir topluluk varsa, bizi neden ilk kez dün fark etmiş olsun? Bizi yüzyıllar boyunca izleyen bir keşif programı fikri, bana bir sabah bütün şehirlerin üzerine park eden tek bir filodan daha ilginç geliyor.
“Beden” dediğimiz şey de tek seçenek olmayabilir
Arcturuslular hakkında anlatılanlar çoğunlukla bilinç, telepati ve farklı varoluş düzeyleri etrafında dönüyor. Burada ben şunu savunuyorum: Başka bir zekâyı yalnız metal gemi, motor ve biyolojik beden üçlüsüyle ararsak, bizim araçlarımızla karşılaşmayan kısmını baştan dışarıda bırakabiliriz. Bu, her meditasyon hissine “Arcturus’tan mesaj geldi” demek değil. Aradığımız şeyin bize benzemek zorunda olmadığını kabul etmek.

Andromedalılar tarafında Alex Collier’ın adı öne çıkıyor. 1995 anlatımında iki ayrı varlıkla ilişkisinden, telepatiden ve insana yakın bir karşılaşma duygusundan söz ediyor. Ben burada uzaylıları yeni efendilerimiz yapan yorumlara mesafeliyim. Temas varsa, bunun en değerli tarafı kendi aklımızı kapatıp başka bir otoriteye teslim olmak olamaz. Daha fazla anlayış, daha fazla özgürlük; benim savunduğum temas fikri bu.
Maviler de listelerde bazen bağımsız bir topluluk, bazen farklı grupları kesen bir görünüş olarak yer alıyor. Yarı saydam beden, mavimsi ten, büyük göz gibi tarifler var. Burada herkesi tek bir pasaporta bağlamıyorum. Mavi görünen bir beden, aydınlatma, algı ya da gerçekten farklı bir yapı meselesi de olabilir. Benim ilgimi çeken, bazı anlatılarda karşı tarafın kişinin iradesine karışmadan iletişim kurması. Bir ziyaretçinin ne kadar “yüce” konuştuğundan önce, karşısındakinin hayır deme hakkını tanıyıp tanımadığına bakarım.

2013 listesinin dışına çıkınca
Reptilianları ve Mantis / böceksi varlıkları eklemeden bugünkü karşılaşma tartışmasını konuşmuş sayılmayız. Birincisinde sürüngen benzeri beden tarifleri, ikincisinde uzun uzuvlar ve peygamberdevesini andıran bir baş yapısı öne çıkıyor. Bunlar bize benzemeyen zekâ ihtimalini iyice görünür kılıyor. Özellikle böceksi bir varlığın bilinçli olabileceği fikrine hemen iğrenmeyle cevap verilmesini anlayamıyorum. Doğa bizim yüzümüze benzemek için çalışmıyor ki.

Bu konunun yalnız eski fotokopi listelerden ibaret kalmadığını da not düşeyim: Strieber’ın Transformation 2026 baskısı kendi temas anlatısını yeni yorumlarla yeniden ele alıyor. Benim için güncelleme, listeye “2026’da üç yeni ırk keşfedildi” diye sayı eklemek değil; insanların yıllardır anlattıklarıyla bugün ne yaptıklarını takip etmek. Bazısı genetik bir ilişki arıyor, bazısı bilinç üzerinden düşünüyor, bazısı gördüğü yüzü resme aktarıyor. Hepsinin aynı deneyimi yaşamış olması gerekmiyor.
Benim durduğum yer şu: İnsan dışı zekâ ihtimalini ciddiye alıyorum. O zekânın tek bir bedene, tek bir topluluğa ve tek bir niyete sığacağını da düşünmüyorum.
Bir de listenin sonundaki Dünyalılar var. En sevdiğim küçük ters köşe o. Başka bir dünyadan bakınca “uzaylı” biziz. Hem de henüz kendi gezegeninde birlikte yaşamayı becerememiş, buna rağmen karşılaşacağı bütün topluluklara karakter dağıtmaya hazır bir türüz. Belki ilk temas sorumuz “Kaç çeşit uzaylı var?” kadar “Onlar bizi hangi tipe koyuyor?” da olmalı.
—
Tartışmaya katıl
Yorum yazmak ve etkileşimde bulunmak için giriş yapmalısın.
Bu tartışmaya ilk yorumu sen ekle