Kurgu korku hikâyesi.
Annemin hastaneye götürüldüğü gün evin ikinci anahtarını bulamamıştık.
Normalde mutfaktaki çekmecede dururdu. Lastikler, eski piller, çalışmayan çakmaklar arasında. Teyzem ambulansın arkasından çıkarken çekmeceyi bana gösterip “Kapıyı kilitle, Yusuf’u da yalnız bırakma,” demişti. Annemin çantasını yetiştirmeye çalışıyordum; anahtarın yerinde olmamasını o telaşta önemsemedim.
Annemin durumu geceye doğru düzeldi. Teyzem arayıp sabaha kadar gözlem altında tutacaklarını söyledi. Telefonu Yusuf’a verdim. Annem onunla da konuştu, yemeğini yiyip yemediğini sordu. Kardeşim on iki yaşındaydı ama annem hastalanınca birden küçülürdü. Telefonu iki eliyle tutmuş, cevap verirken başını sallıyordu.
Sonra televizyon karşısında uyudu.
Köydeki evimizin avlu kapısı doğrudan sokağa açılırdı. İçeri girince solda odunluk, karşıda evin kapısı vardı. Odaların hepsi uzun bir sofaya bakardı. Ben salonda oturursam hem Yusuf’u hem sofayı görebiliyordum. Mutfak ise köşede kaldığı için görünmezdi.
Gece bir buçuğu biraz geçmişti. Televizyonun sesini kısmış, teyzeme mesaj yazıyordum. Avlu kapısının sürgüsü çekildi.
O sesi yanlış duymam mümkün değildi. Paslı demir önce iki kere takılır, sonra uzun bir sürtünmeyle açılırdı.
Başımı kaldırdım. Ardından avludaki taşlarda terlik sesi geldi.
Annem evde hep aynı terliği giyerdi. Sağ ayağının tabanı bir kenarından açılmıştı; yürürken ötekinin sesinden hemen sonra ince bir şapırtı duyulurdu.
Terlikler evin kapısının önünde durdu.
“Ali.”
Telefon hâlâ elimdeydi. Yazdığım mesajın sonunda imleç yanıp sönüyordu.
“Ali, aç oğlum. Üşüdüm.”
Ayağa kalktım. İlk düşündüğüm, hastaneden erken çıktıklarıydı. Teyzemin arabasıyla gelmişler, beni aramakla uğraşmamışlardı. Sofanın ışığını yaktım.
Kapıya iki adım kala durdum.
Annemin ayağında terlik yoktu. Ambulansa bindirirken spor ayakkabılarını ben giydirmiştim. Terlikleri mutfaktaki masanın altındaydı.
“Anne?”
“Yusuf uyudu mu?”
Sesi annemindi. Telefonda duyduğum yorgun, kısık sesi de değildi üstelik. Akşam yemeğini hazırlarken içeriden seslenen annemin sesiydi.
Kapının yanındaki küçük pencereden avluyu görmeye çalıştım. Cam desenliydi; dışarıdaki insanı ancak koyu bir leke gibi seçebilirdiniz. Sarı avlu lambasının altında biri duruyordu. Boyu annem kadardı.
“Teyzem nerede?”
Cevap gelmedi.
Telefonun kilidini açıp teyzemi aradım. O sırada kapının kolu aşağı indi. Bir kere. Sonra bırakıldı.
“Ali, anahtarı bulamadım. Açsana.”
Teyzem ikinci çalışta açtı.
“Ne oldu?”
“Annem çıktı mı?”
Arka planda metal bir şeyin yere düştüğünü duydum. Hastane koridorundan gelen konuşmalar vardı.
“Ne çıkması? Serum yeni bitti.”
Kapının koluna bakıyordum.
“Yanında mı?”
“Yanımda. Ali, ne oldu?”
Boğazımın içi kurumuştu. Söyleyeceğim şey, ağzımdan çıkınca daha gerçek olacakmış gibi geliyordu.
“Kapıda biri var. Annem gibi konuşuyor.”
Teyzem sustu. Sonra telefondan uzaklaşarak anneme seslendi. Yatağın gıcırdadığını, annemin bir şey sorduğunu duydum.
Kapının önündeki kadın yine konuştu:
“Telefonu bırak da aç şu kapıyı.”
Bir adım geri çekildim.
Teyzem bu kez fısıldamıyordu.
“Kilitle kapıyı.”
“Kilitli.”
“Yusuf nerede?”
Salona döndüm. Koltuk boştu. Üzerine örttüğüm battaniyenin bir ucu yerdeydi.
Telefonu kulağımdan indirip kardeşime seslendim.
Cevap mutfaktan geldi.
“Buradayım.”
Sofanın öbür ucundaydı. Mutfak ışığı yanmıyordu.
“Gel yanıma.”
“Annem geldi.”
Köşeyi döndüğümde onu masanın yanında gördüm. Arka kapının anahtarı elindeydi. O kapı odunluğun arkasına açılırdı; annem bahçeden döndüğünde Yusuf’a oradan seslenirdi.
“Nereden aldın onu?”
“Çekmeceden.”
Elindeki anahtarın başına kırmızı oje sürülmüştü.
İkinci anahtar.
Yusuf kolunu kapıya uzattı. Bileğini tuttum. Beklediğinden sert yakalamıştım; yüzünü buruşturup elini çekmeye çalıştı.
“Abi, annem bekliyor.”
Arka kapının ötesinden annemin sesi geldi.
“Çocuğun kolunu bırak.”
Ön kapıya baktım. Sofanın ucundan, desenli camın önündeki karaltıyı hâlâ seçebiliyordum.
Telefon elimde titreşti. Arama sürüyordu. Teyzem bir şeyler söylüyordu ama anlayamıyordum.
Anahtarı Yusuf’un avucundan aldım.
“Salona git.”
“Neden?”
“Git dedim.”
Bu kez yüzüme baktı. Sesimden korkmuş olmalıydı. Bileğini ovuşturarak sofaya çıktı. Ben de arkasından yürüdüm. Mutfağın kapısını kapatırken dışarıdaki ses, kapıya iyice yaklaşmış gibi alçaldı.
“Ali. Kardeşini korkutma.”
Salona girip kapıyı kilitledim. Bu kapıyı çocukken oyun oynarken kilitlerdik; üzerindeki küçük anahtar hâlâ kilidin içindeydi. Yusuf koltuğun yanında duruyor, bana bakıyordu.
Telefonu yeniden kulağıma götürdüm.
Teyzem komşumuz Osman amcayı aradığını, adamın yola çıktığını söyledi. Evleri bizimkinden üç sokak yukarıdaydı. Konuşurken annemin sesini de duydum.
“Ali, Yusuf yanında mı?”
Bu kez gerçekten annemdi. Hastanedeki annem.
“Yanımda.”
“Ver, konuşayım.”
Telefonu hoparlöre alıp masaya koydum. Annem Yusuf’a seslendi. Kardeşim önce telefona, sonra kapıya baktı.
“Anne?”
“Buradayım oğlum.”
Yusuf’un yüzü o anda değişti. Benim korkumu görüp huzursuz olmuştu ama hâlâ açıklamasını beklediği bir şey vardı. Telefonun içinden gelen sesi duyunca o açıklama da elinden alınmış oldu.
Salondaki lambanın dibine kadar gelip yanıma sokuldu.
Sofada terlik sesleri duyuldu.
Önce mutfağın oradan. Sonra kapımızın önüne kadar.
Annem telefonda Yusuf’a konuşuyordu. Sabah geleceklerini, teyzemin yanında olduğunu söylüyordu. Kapının öte tarafındaki kişi kıpırdamadan dinledi.
Sonra aynı ses, tahta kapının hemen arkasından geldi.
“Ver telefonu, ben de konuşayım.”
Yusuf ağlamaya başladı. Ağzını elinin tersiyle kapatıyordu; sesini dışarı duyurmak istemiyor gibiydi.
Kapının altına baktım. Sofanın ışığı yanıyordu. Aralıktan görünen ışık kesilmişti; biri eşiğin önünde duruyordu.
Telefonu kapatmadım. Annemin sesini duyabilmek için masaya doğru eğildim.
Dışarıdaki de eğilmiş olmalıydı. Sesi bu kez kapının altından geldi.
“Ali, Yusuf’u bana ver.”
Sokağın başından bir araba sesi yükseldi. Farların ışığı salonun perdesinde gezindi. Ardından avlu kapısına sertçe vuruldu.
Osman amca adımı bağırdı.
Kapımızın altındaki gölge çekildi.
Terlikleri duymadık.
Osman amca avlu duvarından atlayıp içeri girdi. Ön kapının kilitli olduğunu söyledi. Ben sofaya ancak onun pencereden yüzünü gösterdiğini gördükten sonra çıktım. Yusuf arkamdaki kazağa iki eliyle yapışmıştı.
Evde kimse yoktu.
Arka kapı da kilitliydi. Mutfak çekmecesi açıktı. Annemin terlikleri masanın altında, birinin burnu ötekinin içine geçmiş hâlde duruyordu.
Osman amca bizi kendi evine götürdü. Yolda teyzemle konuştu; Yusuf’u ben taşıdım. Kardeşim ağır değildi ama kollarım titrediği için iki kere durmak zorunda kaldım.
Sabah annemle teyzem geldiğinde Osman amcanın salonundaydık. Yusuf anneme koşmadı. Koltuktan kalkıp kapının yanında durdu. Annem bir şey söyleyince ağlamaya başladı.
İkinci anahtar cebimdeydi. Çıkarıp teyzeme verdim.
“Nereden buldun?” dedi.
“Yusuf çekmeceden almış.”
Teyzem anahtara baktı. Başındaki kırmızı ojeyi tırnağıyla yokladı. Sonra çantasını açıp küçük fermuarlı gözden bir anahtar daha çıkardı.
Aynı kırmızı oje.
“Dün ben almıştım bunu,” dedi.
İkisini avucunda yan yana tuttu.
Ben anahtarlara bakarken Yusuf başını annemin omzundan kaldırdı.
“Abi,” dedi, “sen ön kapıdakiyle konuşurken mutfaktaki annem bana kapıyı aç demedi.”
Hiçbirimiz cevap vermedik.
“Senin sesin söyledi.”

İlgili tartışmalar: Zile basan daire boştu
—
Tartışmaya katıl
Yorum yazmak ve etkileşimde bulunmak için giriş yapmalısın.
Bu tartışmaya ilk yorumu sen ekle