Anadolu’nun ıssız köylerinde gece çöktüğünde karanlık sadece ışığın yokluğu değildir; adeta canlı, nefes alan bir varlığa dönüşür. Bu olay, Manisa’nın Yuntdağı eteklerindeki eski bir köyde, 2015 yılının sıcak bir Ağustos gecesinde yaşandı.

Köyümüzün hemen arkasından kurumak üzere olan bir dere yatağı geçerdi. Bu derenin kenarında ise gövdesini iki insanın bile kucaklayamayacağı kadar yaşlı, dalları yere kadar sarkan devasa bir söğüt ağacı vardı. Köyün yaşlıları öteden beri bu ağaç hakkında uyarılarda bulunurdu:

  • Akşam Ezanı Kuralı: "Ezan okunduktan sonra derenin öte yanına geçilmez, ağacın gölgesinde oturulmaz."
  • Hayvanların Tepkisi: Otlatmaya çıkarılan küçükbaş hayvanlar bile hava kararmaya yakın o ağacın metrelerce yakınından kaçınır, yanına yaklaşmazdı.

Gençliğin verdiği o fütursuz cesaretle bu anlatılanları hep geleneksel hurafe olarak görür, ciddiye almazdık. O yaz, şehirde büyümüş olan kuzenimle birlikte köydeki bağ evinde kalıyorduk.

O Gece Yaşananlar

Gece yarısı saat iki sularında, sıcaktan bunalıp biraz serinlemek için bağ evinin verandasına çıktık. Etrafta en ufak bir rüzgar kırıntısı dahi yoktu; yaprak bile kımıldamıyordu. Tam o sırada, dere yatağının olduğu taraftan tuhaf sesler gelmeye başladı.

"Önce zayıf bir su şıpırtısı, ardından da sanki kurumuş yaprakların üzerinde ağır bir şey sürükleniyormuş gibi düzenli bir hışırtı duyuldu."

Kuzenim elindeki feneri yakıp "Orada biri mi var?" diye bağırdı. Cevap gelmedi ama hışırtı kesildi. Merakımıza yenik düşerek bahçe duvarından dışarı adım attık ve dere yatağına doğru yürüdük.

Görsel Karşılaşma ve Dehşet Anı

Fenerin ışığını söğüt ağacına doğru çevirdiğimizde gördüğümüz manzara karşısında ikimiz de olduğumuz yere çakıldık:

  1. Ağacın Gövdesindeki Silüet: Ağacın hemen altında, sırtını gövdeye dayamış uzun boylu bir insan sureti duruyordu.
  2. Kıyafet ve Duruş: Üzerinde köylülerin giydiği kıyafetlerden çok farklı; eskimiş, toz içinde ve siyah bir aba vardı. Başını öne eğmişti.
  3. Fiziksel Anormallik: Kuzenim feneri doğrudan yüzüne tuttuğunda o şey yavaşça doğruldu. Doğruldukça boyu uzuyordu; normal bir insanın en az iki katı uzunluğa ulaştı.

O an yaşadığımız şoku pekiştiren şey, o varlığın hareket etme biçimiydi:

"Ne tek bir adım attı ne de ayak sesi çıkardı. Sanki yerçekimi yokmuş gibi, rüzgarsız gecede sallanan söğüt dallarının arasına doğru, tek bir dikey süzülüşle ağacın tepesine tırmandı."

O şey dalların arasında kaybolduğu an, etrafı genzimizi yakan keskin bir yanık tüy ve barut kokusu kapladı. Fener elimizden düştü. O dehşetle bağ evine nasıl kaçtığımızı, kapıyı nasıl arkadan kilitlediğimizi hatırlamıyorum.

Sabah olup da köye indiğimizde köyün yaşlılarından biri yüzümüze bakıp sadece şunu söyledi: "Ağacın bekçisi sizden sadece uzak durmanızı istemiş... İkinciye uyarmaz."

İlgili tartışmalar: Ahırdaki Yabancı Ayak Sesleri