Karabasan anlatan birine daha cümlesi bitmeden “rüya görmüşsün” denmesine sinir oluyorum. İnsan zaten rüyadan farklı hissettiği için anlatıyor. Odayı tanıyor, yatağını biliyor, hareket etmek istiyor ama edemiyor. Üstüne bir de yanında biri varmış hissi geliyor. Sabah rahat rahat konuşurken, o birkaç dakikanın korkusunu küçümsemek kolay.
“Karabasan geldi” dediğimizde aslında aynı deneyimi anlatmıyor olabiliriz. Şunlar tek cümlenin içinde birbirine karışıyor:
- Kıpırdayamamak veya sesini çıkaramamak.
- Odada biri olduğunu hissetmek; bazen bir gölge ya da yüz görmek.
- Göğüste ağırlık, baskı veya boğuluyormuş hissi.
- Ses ya da dokunma algısı.
- Yükselme, havada olma veya kendini başka bir konumdan görme hissi.
Bunların hepsi herkeste bir arada olmuyor. Biri yalnızca kıpırdayamadığını anlatıyor, diğeri gördüğü yüzü unutamıyor. Anlatıyı dinlerken önce o ayrıntıyı duymak isterim; hepsini aynı hikâyenin içine sıkıştırmak istemem.

Uyku felci açıklamasında farkındalık ile REM uykusundaki kas baskılanması bir süre örtüşüyor. Kişi çevresinin farkında hissediyor ama hareket etmekte güçlük çekiyor. Göz hareketleri ve solunumla ilgili sistemler aynı biçimde kapanmış değil; göğüste hissedilen baskıyla nefesin tamamen durmuş olması da aynı şey değil. Bu geçişe görüntü, ses veya birinin varlığı hissi eşlik edebiliyor.
Beden dışı deneyimlerle yan yana gelmesi de buradan: İnsan bazen yalnızca hareketsiz kalmıyor, kendisini yatağın dışında veya yukarıda hissediyor. Bu hissin nasıl oluştuğu ayrı bir merak konusu. Yaşananın ne kadar gerçek geldiğini, anlatan kişiye tepeden bakarak öğrenemeyiz.
Türkiye’de cin ve karabasan dili devreye giriyor. Mısır ile Danimarka’yı karşılaştıran araştırmalarda insanların açıklamaları ve korkuları farklılaşabiliyor. İtalya’nın Abruzzo bölgesindeki çalışmada ise Pandafeche adıyla anılan varlık ve ondan korunmak için düşünülen yollar kaydedilmiş. Bunlar deneyim yaşamış kişilerle yapılmış araştırmalar; tek bir örneklem bütün ülkeyi temsil etmese de karşılaştırma çok ilginç.

Bir şeyi yaşadığımızda ona isim vermek için önceden duyduğumuz hikâyelere dönüyoruz. Peki o hikâyeler, olay sırasında ne beklediğimizi de etkiliyor mu? Aynı korkunun başka ülkede başka bir yüzle anlatılması benim en çok takıldığım taraf.
Fuseli’nin The Nightmare tablosuna bakın: göğüsteki ağırlık ve yatağa çöken varlık fikri, telefon ekranlarından çok önce resme girmiş. Abildgaard da aynı korkuyu başka bir görüntüye dönüştürmüş. İkisi de olay fotoğrafı değil; anlatılanı görünür kılmaya çalışan resimler.

Cin olduğuna inanan biri de yaşadığını anlatabilsin, uyku fizyolojisi üzerinden düşünen biri de ayrıntıları konuşabilsin. İlk yanıt alay olunca anlatacak insan kalmıyor. Bu durum sıklaşıyor, uykuyu bozuyor veya gündüz aşırı uyuklamayla birlikte geliyorsa bir uyku hekimine anlatmak da yaşananı ciddiye almanın bir yolu.
İlgili tartışmalar: Ayak ucundaki ağırlık
—
Tartışmaya katıl
Yorum yazmak ve etkileşimde bulunmak için giriş yapmalısın.
Bu tartışmaya ilk yorumu sen ekle