Tekvin'in ilk bölümünü yalnız yaratılış hikâyesi diye okuyup geçenler var. Ben orada bir de dünyanın nasıl tasarlandığını görüyorum. Başta sular var. Sonra sular birbirinden ayrılıyor. Arada gök diye adlandırılan bir alan var. Sonra aşağıdaki sular toplanıyor ve kuru kara beliriyor. Sıra bu.

Bu sıralama önemli. Çünkü metin yalnız “bir şeyler yaratıldı” deyip geçmiyor. Yukarı, aşağı ve aralarındaki yerden söz ediyor. Düz dünya düşüncesiyle kurduğum bağ da burada. Yaşadığımız yeri, sınırı ve düzeni olan bir yer olarak okuyorum.

Birisi hemen “yukarıdaki su buluttur” diyor. Olabilir diye cümleyi kapatmıyorum; metinde buna neden bulut dediğini anlatmasını istiyorum. Bir başkası da göğün üstünde ayrı su olduğunu söylüyor. O da aynı şekilde bölümün içinden anlatsın. Bir kelimeyi paylaşınca sanki bütün kitap tek satırdan ibaretmiş gibi davranıyoruz.

Birinci bölümün tamamını açınca şu ayrıntı da görülüyor: Suların ayrılmasıyla karanın belirmesi ayrı aşamalar. Bir çizimde bunların hepsini aynı anda gösterdiğimiz için, okurken de aynı anda olmuş gibi düşünülebiliyor. Metnin sırasını takip edince anlatının kendi içinde kurduğu yerleşim daha belirgin hâle geliyor.

Kubbe altında yerel Güneş ve Ay: yazıda savunulan modelin tasviri. Temsilî çizim.
Kubbe altında yerel Güneş ve Ay: yazıda savunulan modelin tasviri. Yapay zekâyla hazırlanmış temsilî çizim.

Bir de çevirinin bizi yönlendirdiği yer var. Bir yerde gök, bir yerde kubbe, başka bir çeviride başka bir karşılık okuyorsun. Kelime değişince kafandaki resim de değişiyor. Gökyüzü dendiğinde sınırsız bir boşluk düşünen var; kubbe dendiğinde sınırlayıcı bir yapı düşünen var. Sonra herkes aynı metni okuduğunu sanıyor ama kafalarında iki farklı yer var.

O yüzden bir çevirinin tek sözcüğüne bütün görüşü asmak yerine birkaç aktarımı yan yana koymak faydalı. King James metninde kullanılan firmament sözcüğü de bu tartışmada sık karşımıza çıkıyor. Bunun eski metindeki karşılığı ve geçmişte nasıl anlaşıldığı, başlı başına okunacak bir mesele. Sözlükte ilk karşılığı bulup “tamam, çözdük” demek istemiyorum.

Benim burada savunduğum, eski insanların söylediklerini peşinen çöpe atmamak. Bugünkü çizime benzemiyor diye “masal” damgasını basınca gerçekten ne anlattıklarına bakmıyoruz bile. O insanlar başlarını kaldırıp aynı göğü görüyordu. Mevsimleri, yıldızları, yönleri hayatlarının parçasıydı. Bıraktıkları metinleri de yalnız cehalet örneği diye okumayı kabul etmiyorum.

Kubbe yazısında bu dünya tasvirini açıyorum. Burada ise o tasvirle ilişkilendirilen anlatıyı okuyorum. Birbirine karıştırmadan yan yana durabilirler. Haritaya bakarken hangi çizimin neyi anlattığını nasıl soruyorsam metne bakarken de aynı dikkat gerekiyor.

Yerin altına inmişim, yukarıdaki suyu görmüşüm gibi anlatmayacağım. Benim böyle bir yaşanmışlığım yok. Ama inandığım dünya düzeniyle bir metin arasında bağ kurabilirim. Bunu yapmak için her cümleyi dışarıdan birinin ağzıyla söylememe gerek yok. Ben metinde bunu görüyorum, nedenini de açıkça yazıyorum. Farklı okuyan da gelsin hangi satırı nasıl okuduğunu anlatsın.

Dave Murphy videosunun önizlemesi
Dave Murphy, Milenko’nun programında Düz Dünya’yı anlatıyorVideoyu izlemek için tıkla