Düz dünya konusu benim için yalnız haritanın nasıl çizildiği değil. Yaşadığımız yerin ne olduğu da var işin içinde. Burayı nasıl gördüğüm, kendi hayatıma nasıl baktığımı da etkiliyor. O yüzden yaratıcı inancını bu konudan tamamen koparamıyorum.
Sınırsız bir boşlukta, başka milyarlarca şeyden biri olduğumuz anlatılıyor. Ben ise yaşadığımız yerde özel bir düzen olduğunu düşünüyorum. Güneş'in yolu, geceyle gündüzün dönüşü, su, kara, hayat… Bunları düşünürken gördüğüm yer bana gözden çıkarılacak önemsiz bir durak gibi gelmiyor.
Burada sayı yarışı yapmıyorum. Evren büyük diye insanın değersiz olması gerekmiyor; küçük diye de her sorunun cevabı çıkmıyor. Benim anlattığım, kendi bakışım. Bir başkası küreyi kabul edip yaratıcıya inanabilir. Onun içinden ne geçtiğini onun yerine yazamam. İnanç tartışması insanları iki hazır kutuya ayırınca daha başlamadan bozuluyor.
Murphy konuşmanın sonunda kendi değişimini anlatıyor. Kırk yıllık ateizmden sonra yaratıcı düşüncesine yöneldiğini söylüyor. O, onun hayat hikâyesi. Benim başımdan geçmiş gibi alıp anlatmayacağım. Ama coğrafya diye başlayan bir sorunun bir insanda neden bu kadar büyük bir yere dokunduğunu anlayabiliyorum.
Çünkü bir noktadan sonra yalnız “yer nasıl?” diye sormuyorsun. Burada ne yapıyoruz, elimizdeki yere nasıl davranıyoruz, hayatı hep sonraya mı bırakıyoruz? Bunlar açılıyor. Cevapları tek bir haritada bulduğumu söylemiyorum. Ama o haritanın düşündürdükleri yalnız çizgilerden ibaret değil.
Başka gezegenlere yerleşme fikrinde de aynı yere takılıyorum. Anlatılan geleceği dinliyoruz; araçlar, üsler, başka hayatlar. Güzel bir hikâye. Peki bugün elimizdeki yer? Su kirleniyor, şehir yaşanmaz oluyor, insanlar birbirini tüketiyor. Bunları çözmeden “nasıl olsa başka yere gideriz” rahatlığına kapılmayı istemiyorum. Burası eskimiş telefon değil kardeşim, yenisini alıp çekmeceye atmayacağız.
Düz dünya düşüncesinde benim yakın bulduğum taraf, dikkatimi yeniden buraya çekmesi. Gökte uzak bir kurtarıcı veya ileride bir kaçış bileti beklemek yerine yaşadığım yere bakmak. Kurtarıcı uzaylı senaryosuna mesafem de buradan geliyor. Birilerinin gelip bütün sorumluluğu üzerimizden alacağı düşüncesi çok rahatlatıcı olabilir. Ama hayatı da başkasına teslim ettirebilir.
Tekvin'deki gök ve sular anlatısını bu yüzden merak ediyorum. Metinde bir düzen kuruluyor; karanın ve suyun yeri var. O tasvirle kurduğum bağ bir termometre ölçümü değil, inancımla ilgili. İkisini ayırınca düşüncemi saklamam gerekmiyor. “Ben burada bunu görüyorum” diyebiliyorum.
İnancımı yazarken de sürekli uzaktan konuşmak istemiyorum. Bir şeye yakınlık duyuyorsam nedenini anlatırım. İtirazın varsa dinlerim. Ama kendi düşüncemi söylemek için her cümlenin başına başkasının adını koymayacağım. Bu yazıda konuşan benim.

—
Tartışmaya katıl
Yorum yazmak ve etkileşimde bulunmak için giriş yapmalısın.
Bu tartışmaya ilk yorumu sen ekle