Yarın televizyonu açtın. Her kanalda aynı görüntü: Gökyüzünde dev bir şey, altında askerler, uzmanlar, panikleyen insanlar. Biri “düşman” diyor, öteki “bizi kurtarmaya geldiler” diyor. Daha cismin ne olduğunu anlamadan iki takımdan birine yazılman bekleniyor.
Ben böyle bir haberde önce dururum. Çünkü söylenen şey büyüdükçe, o sözün arkasından istenen şey de büyüyebilir. Sokağa çıkma, bunu paylaşma, şu yetkiyi ver, şu kararı kabul et… İnsan korkunca bunların bir kısmını düşünmeden yapmaya daha açık oluyor. Konunun siyasi tarafı burada.
Bu düşünce yalnız bir internet videosunda çıkmış değil. Reagan, 21 Eylül 1987'de Birleşmiş Milletler'deki konuşmasında, dünya dışından ortak bir tehditle karşılaşsak aramızdaki farkların ne kadar hızlı kaybolabileceğini düşünüyor. Konuşmanın tam metni açık. Devamında savaş ve savaş tehdidine bağladığı bir benzetme bu. Kırpıp “uzaylı planını itiraf etti” diye sunmayacağım; ama ortak düşman fikrinin nasıl kullanıldığını görmek için önemli bir örnek.
Bir de kurtarıcı tarafı var. Düşman gelince korkuyoruz. Kurtarıcı gelince bu kez hayranlık devreye giriyor. Bizden gelişmiş, her şeyi çözüyor, bütün sorunlarımızı biliyor. Sonunda yine kendi kararımızı bırakmamız isteniyor. Korkuyla teslim olmakla hayranlıkla teslim olmak birbirine o kadar uzak değil.
Murphy'nin sahte istila veya sahte kurtarıcı düşüncesi buna bağlanıyor. Bilimkurgu filmleriyle insanların böyle bir sahneye alıştırıldığını düşünüyor. Ben de filmlerin beklentilerimizi etkilediğini önemsiyorum. Gökte anlaşılmayan bir ışık görünce neden hemen belli bir gemi şekli hayal ediyoruz? Daha önce izlediğimiz sahneler zihnimizde hazır duruyor.
Ama film olmasıyla gizli operasyon belgesi olması ayrı şey. Bir yönetmen uzaylı filmi çekti diye ona görev verildiğini söyleyemem. Benim burada konuştuğum, seyircinin hangi hikâyeye hazır olduğu. Hikâyeyi ilk kimin anlattığı ve sonra kimin kullandığı da ayrı sorular.
UFO gördüğünü anlatan kişiyi de bu tartışmanın içinde ezmek istemiyorum. Adam ışık görmüş, hareket görmüş, bir olay yaşamış olabilir. Onun anlattığıyla televizyonun kurduğu büyük hikâye aynı şey değil. Tanık yalnız “ışık yön değiştirdi” der, sunucu “dünya dışı ziyaret” diye başlık atar. İzleyici bir süre sonra o son cümleyi tanığın sözü sanır.
- Tanığın gördüğü şey.
- Görüntüde gerçekten seçilen ayrıntı.
- Yorumcunun eklediği isim ve hikâye.
- O hikâyeyle bizden istenen karar.
Dört basamağı birbirinden ayırınca konu daha anlaşılır oluyor. Görüntünün kendisini açıp bakmak istememin sebebi de bu. Ben düz dünya tarafından bakarken, uzak bir yerden geldiği söylenen otoriteye kendiliğinden teslim olmam. Haberi kimin verdiği kadar, o haberle benden ne istediğine de bakarım.
“Şimdi sorgulamanın sırası değil” denildiğinde ise tam tersini düşünürüm. En çok da o sırada sorgulamak gerekiyor.

—
Tartışmaya katıl
Yorum yazmak ve etkileşimde bulunmak için giriş yapmalısın.
Bu tartışmaya ilk yorumu sen ekle