Yaşar Nuri Öztürk ve Tarikat Zihniyetinin Eleştirisi

İnsanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri, insanın kendi özgürlüğünden kaçma ve sorumluluğu başkasına devretme eğilimidir. Din olgusu, tarih boyunca bireyi cehaletin ve korkunun karanlığından çıkarıp aklın ve ahlakın ışığına taşımayı hedeflerken; zamanla kurumsallaşan, hiyerarşileşen ve çıkar odaklarına dönüşen yapılar eliyle tam tersi bir işleve bürünmüştür. Türkiye’nin yakın tarihine fikirleri, çıkışları ve cesur söylemleriyle damga vuran Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün en sert, en tavizsiz ve en radikal eleştirileri tam da bu noktada düğümlenir: İnsanın aklını ve iradesini bir "şeyh" veya dini otoriteye teslim etmesi.

Dublin’de Trinity College Kütüphanesi’nin Long Room salonu.
Dublin’de Trinity College Kütüphanesi’nin Long Room salonu. Diliff · CC BY-SA 4.0

Yaşar Nuri Öztürk’ün bir konuşmasında dile getirdiği o sarsıcı tespit, geleneksel yapılardaki gizli tehlikeyi tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer:

"Tarikatlarda da imanın da İslam’ın da ilk şartı; şeyh denen tarikat şefinin sözünü dinlemektir. Allah’ın emri, Peygamber’in sözü ikinci plandadır; asıl olan şeyhin iradesine tam teslimiyettir."

Bu cümle, sadece bir eleştiri değil; asırlardır din kisvesi altında yürütülen zihinsel köleleştirme mekanizmasının röntgenidir.

1. Kur’an’daki Tevhid ve "Araya Aracı Koyma" Yanılgısı

İslam’ın temel omurgası Tevhid ilkesidir. Tevhid, sadece Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak değil; O’nunla kul arasına hiçbir vasıtanın, hiçbir ruhban sınıfının, hiçbir gassal elindeki meyyit (ölü yıkayıcının elindeki ölü) gibi boyun eğen mürit anlayışının giremeyeceğini ilan etmektir.

Kur’an-ı Kerim, insanı doğrudan doğruya Allah ile muhatap kılar. Ayetlerde defalarca vurgulanan "Hiç akıl etmez misiniz?", "Hiç düşünmez misiniz?" çağrısı, bireyin kendi inancının ve eylemlerinin sorumluluğunu bizzat üstlenmesi gerektiğinin kanıtıdır.

Ancak tarikat ve cemaat hiyerarşilerinde inşa edilen yapı şudur:

  • Sorgulanamaz Şeyh Otoritesi: Şeyhin sözü, açıkça ayete veya akla aykırı görünse bile arkasında gizli bir "hikmet" aramak zorunludur. Mürit, kendi aklını ve vicdanını askıya almakla yükümlüdür.
  • Görünmez Bir Ruhban Sınıfı: İslam’da ruhban sınıfı olmadığı teoride kabul edilse de; pratikte şeyhler, seyyidler, kutublar ve gavslar üzerinden Hristiyanlıktaki engizisyon veya bağışlanma mekanizmalarından daha katı bir hiyerarşi oluşturulur.
  • Kurtuluşun İpotek Edilmesi: Bireye, kendi ameli ve ahlakıyla değil; şeyhin şefaati, himmeti veya duasıyla kurtuluşa ereceği fikri aşılanır.

Yaşar Nuri Öztürk, bu tablonun İslam’ın özüne yapılmış en büyük ihanet olduğunu savunur. Eğer bir sistemde ilk şart "şeyhin sözünden çıkmamak" haline gelmişse, orada Allah’ın dininden değil, şahısların kurguladığı patronaj sisteminden söz edilebilir.

2. Aklın İptali: "Gassal Elindeki Meyyit" Olmak

Geleneksel tasavvuf literatüründe sıklıkla övülerek anlatılan bir kavram vardır: Müridin, şeyhinin karşısında ölü yıkayıcısının elindeki ceset gibi olması. Yani hiçbir tepki vermemesi, sorgulamaması, tamamen teslim olması...

Yaşar Nuri Öztürk’ün fikir dünyası, bu zihniyetle kökten bir hesaplaşmadır. Bir insanı hayattayken "ceset" haline getirmek, ona verilebilecek en büyük cezadır. Kur’an insanı diri kılmak, uyandırmak ve özgürleştirmek için gelmiştir. Aklını işletmeyen, iradesini bir başkasına kiralayan bir bireyin dindarlığı, ahlaki bir seçim olmaktan çıkar; sürü psikolojisinin bir parçasına dönüşür.

"Aklını çalıştırmayanların üzerine pislik yağar" (Yunus Suresi, 100) ayeti, Yaşar Nuri’nin konuşmalarında en çok tekrarladığı beyanlardan biridir. Aklın devre dışı kaldığı yerde ilim biter, sahtekarlık başlar.

Bu teslimiyet zihniyetinin yarattığı tehlikeler şunlardır:

  1. Toplumsal Pasifleşme: Kendini bir lidere adayan bireyler, toplumsal sorunlar karşısında kendi insiyatiflerini kullanamaz hale gelirler. Her şeyi bir "kurtarıcıdan" beklerler.
  2. İstismara Açık Yapı: Sorgulamanın günah veya "nasipsizlik" olarak görüldüğü her kapı, zamanla finansal, siyasal ve hatta ahlaki istismarların yuvasına dönüşür.
  3. Manevi İflas: İbadetler ve ahlak, Allah rızası için değil; cemaat içi kabul görmek veya şeyhin gözüne girmek için yapılır hale gelir.

3. Din İle "Dincilik" Arasındaki Uçurum

Yaşar Nuri Öztürk’ü dinlemeyi ve okumayı büyüleyici kılan en temel ayrım, onun "Din" ile "Dincilik" arasına çizdiği kalın çizgidir.

  • Din: Allah’ın insanlığa gönderdiği evrensel ahlak ilkeleri, adalet, merhamet, liyakat ve özgürlük mesajıdır.
  • Dincilik: Dinin kurumlar, şahıslar, tarikatlar, şirketler ve siyasi odaklar tarafından bir güç, ticaret ve iktidar aracına dönüştürülmesidir.

Tarikatlarda yaşanan sapma, dinin dincilik tarafından yutulmasıdır. Şeyhin hevesleri, yapının çıkarları ve hiyerarşinin korunması; adaletin, doğruluğun ve yetim hakkının önüne geçer. Kendini "din koruyucusu" ilan eden bu yapılar, aslında dini en çok tahrif eden odaklara dönüşürler.

4. Birey Olabilmek: Gerçek İmanın Şartı

Peki, çözüm nedir? Sitemizde üzerinde durduğumuz ve Yaşar Nuri Öztürk’ün miras bıraktığı en büyük mesaj şudur: Önce Birey Olmak.

Bir insanın mümin olabilmesi için önce bağımsız bir iradeye, özgür bir akla ve kendi kararlarını verebilecek bir bilince sahip olması gerekir. Kendi adına düşünmeyen, kendi adına okumayan, kendi adına karar veremeyen bir yapıdan gerçek bir dindarlık da, nitelikli bir insan da çıkmaz.

  • Kur'an ile Doğrudan Bağ: Aradaki simsarları, ruhbanları ve şefleri aradan çıkararak kitabın mesajıyla doğrudan yüzleşmek.
  • Sorgulama Özgürlüğü: Hiçbir insanın, hiçbir makamın eleştiriden ve denetimden muaf olmadığını kabul etmek.
  • Ahlakı Esas Almak: Şekilsel gösterişlerin, cübbelerin ve sarıkların arkasındaki ahlaka bakmak. Adalet, dürüstlük ve kul hakkı yoksa, oradaki ritüellerin bir kabuktan ibaret olduğunu görmek.

Özgürleşmenin Yolu

Yaşar Nuri Öztürk’ün söylerken kimilerini rahatsız eden, kimilerinin ise gözünü açan o radikal çıkışları, aslında bir yıkım değil; bir onarım çağrısıdır. Dini, insanların kurduğu vesayet odaklarından kurtarıp yeniden vicdanların, aklın ve özgürlüğün nefesi haline getirme mücadelesidir.

Kendi iradesini bir şeyhin, bir liderin veya bir grubun ipoteğine vermeyen; aklını kılavuz, vicdanını pusula yapan bireyler yetiştirmedikçe ne toplumsal huzura erebiliriz ne de dinin gerçek özünü kavrayabiliriz.

Gerçek iman, bir insana kul olmak değil; sadece ve sadece Hakikate teslim olmaktır.

İlgili tartışmalar: "Sorgulamaya Aklımız Yetmez!" Yalanı