958-3. İlk bakışta bir dosya numarası. Açınca başında 28 Haziran 1940 tarihi, oturumun yeri ve kaydı tutan kişinin adı bulunuyor. İleride, Atlantis’in bir bölümünün yeniden ortaya çıkacağı söyleniyor; ardından 1968 ve 1969 yılları geliyor. Edgar Cayce’yi ilginç kılan ayrıntılardan biri bu: yalnızca birinin hatırladığı tek cümle değil, çevresindeki konuşmayla birlikte açılabilen bir kayıt dünyası var.

Edgar Cayce’nin yaklaşık 1910 tarihli portresi.
Edgar Cayce’nin yaklaşık 1910 tarihli portresi. · Unknown authorUnknown author · Public domain

Cayce 1877–1945 arasında yaşadı ve trans hâlinde verdiğini söylediği cevaplarla Uyuyan Kâhin diye tanındı. Yanında bulunanlar bu oturumları yazıya geçiriyordu. Gladys Davis adı da birçok kaydın başında stenograf olarak karşımıza çıkıyor. Bugün Association for Research and Enlightenment, kısaca A.R.E., bu malzemeyi koruyan ve Cayce’nin görüşleri doğrultusunda çalışmalar sürdüren kuruluş. Kayıtların korunmuş olması, içeriklerindeki her iddianın gerçekleştiğini göstermiyor; ama ne söylendiğini tartışmak için değerli bir imkân veriyor.

Atlantis neden kişisel bir oturumun içinde?

958-3 numaralı kaydın açık aktarımında bütün konuşma baştan sona Atlantis coğrafyası üzerine değil. Oturuma konu edilen kişinin geçmiş yaşamları, ruhsal tercihleri ve bugünkü hayatı hakkında cevaplar var. Atlantis anlatısı bu çerçevenin içinde beliriyor. Bu ayrıntı önemli; çünkü tek cümleyi çekip aldığımızda Cayce’yi bir dünya atlasının başında gelecek kıtaları sıralıyormuş gibi hayal edebiliyoruz. Kayıt bize başka bir oturum biçimi gösteriyor.

43. paragraftaki Poseidia sözü ise gerçekten dikkat çekici. Cayce’nin anlatısında Atlantis’in bir bölümü olan bu yerin yeniden ortaya çıkışı için şu zaman aralığı veriliyor:

“Onu altmış sekiz ve altmış dokuzda bekleyin.”
958-3 numaralı kaydın 43. paragrafından Türkçe çeviri.

Takipçilerinin bu cümleyi yıllarca tartışması anlaşılır. Burada genel bir “Bir gün bir yer bulunacak” sözüne göre daha belirgin bir tarih var. Bimini açıklarında 1968’de ilgi odağı olan taş dizileri de bu tarihle ilişkilendirildi. Bimini Yolu tartışması, Cayce’nin Atlantis anlatısının deniz altında araştırma yapılabilecek bir yere dönüşmesini sağladı.

Bimini adalarının havadan görünümü.
Bimini adalarının havadan görünümü. · Original picture by NASA · Public domain

Fakat üç ayrı soruyu aynı cümlede eritmemek gerekiyor. Denizin altında taş dizilerinin bulunması bir gözlem. Bunların insan eliyle hazırlanmış bir düzen olup olmadığı ayrı bir soru. O düzenin Atlantis’e ait olması ise üçüncü bir iddia. Birini kabul ettiğimizde ötekilerin cevabı otomatik olarak gelmiyor. Üstelik metindeki “yeniden ortaya çıkma” ile zaten su altında duran bir oluşumun bulunması da birebir aynı olay değil. Tartışmanın en hassas yeri burada.

Jeolojik açıklama getiren araştırmacılar, kıyıda sertleşen kumsal çökellerini ve bu kayaların parçalanma biçimlerini inceliyor. Marshall McKusick ile Eugene Shinn’in 1980 tarihli çalışması, bu tartışmanın eski ve somut araştırma ayaklarından biri. Bibliyografik kayıt da açık. Bu kaydı “bir kurum hayır dedi, bitti” diye eklemiyorum. Atlantis bağlantısına bakarken taşın kendisinin nasıl oluştuğu sorusunu da aynı masada tutmak için ekliyorum. Bir kıtanın hikâyesi, kaya örneğinin yerine geçmiyor.

Kristal taşı ve üç yerde saklanan bilgi

440-5 numaralı, 20 Aralık 1933 tarihli oturum ise Atlantis anlatısının daha farklı bir yüzünü açıyor. Burada enerjiyi odaklayan, yüzeyleri işlenmiş büyük bir cam veya kristal düzenek tarif ediliyor. Cayce bu gücün yararlı kullanımından yıkıcı kullanımına geçildiğini anlatıyor. Bunu bulunmuş bir makinenin teknik çizimi diye okumuyorum; ancak anlatının kendi içinde, uygarlığın yıkımını yalnızca doğal felakete değil gücün nasıl kullanıldığına da bağlaması dikkat çekici.

Aynı kayıtta bilginin korunması üç bölgeyle ilişkilendiriliyor: Bimini yakınındaki su altı kalıntıları, Mısır’daki tapınak kayıtları ve Yucatán. Sonraki Kayıtlar Salonu anlatılarının etrafında büyüdüğü düşünce bu: bir uygarlık yok olmuş olsa da bilgisinin bir yerde saklanmış olabileceği. Kayıp kıta arayışı bir anda kayıp kütüphane arayışına dönüşüyor. Bu da insanların neden yalnızca duvar veya yol değil, yazıt ve kapalı oda aradığını açıklıyor.

Edgar Cayce Ve Kehanetleri

Geleceğin kıta haritası diye dolaşanlar

19 Ocak 1934 tarihli 3976-15 kaydında Amerika’nın batısındaki kırılmalardan, Japonya’nın büyük bölümünün denize girmesinden, Avrupa’daki değişimden ve kutuplardaki sarsıntılardan söz ediliyor. Bunlar gerçekten büyük ve ürkütücü iddialar. Aynı bölümde 1958–1998 aralığı da bulunuyor. Dolayısıyla bunları alıp başına güncel bir yıl ekleyerek yeni söylenmiş bir kehanet gibi dolaşıma sokmak kaydı değiştirmiş olur.

Yine de internette gördüğümüz her renkli gelecek haritası bu kaydın birebir çizimi değil. Cümlelerden bir harita üretirken kıyı çizgisini nereden geçireceğinize, neyi tamamen batmış sayacağınıza ve farklı oturumları nasıl birleştireceğinize karar verirsiniz. O kararları veren çoğu zaman sonraki yorumcudur. Bu nedenle Cayce’nin sözleriyle o sözlerden üretilen görselleri ayrı görmek gerekiyor.

1910’da New York Times’ta yayımlanan Cayce yazısı. Dönemin basın anlatısı.
1910’da New York Times’ta yayımlanan Cayce yazısı. Dönemin basın anlatısı. · New York Times October 1910 · Public domain

Atlantis zaten Cayce’den çok önce, Platon’un metinlerinde yer alan bir anlatı. Cayce ona geçmiş yaşamlar, enerji düzenekleri ve korunmuş kayıtlar dünyası ekliyor. Benim bu dosyada dönüp bakacağım şey bir başarı oranı sloganından çok, bu ayrıntılar: hangi oturumda ne söylenmiş, hangi yer tarif edilmiş ve araştırma orada gerçekten ne bulmuş? Nostradamus’ta çeviri, Vanga’da sözlü aktarım öne çıkarken Cayce’de önümüzde bizzat kayıtların birbirleriyle ilişkisini inceleme imkânı duruyor.