Teknenin yanına gelenler o kadar büyük ki, Olaf ile babası bir an için karşılarında insan değil, başka bir tür gördüklerini düşünüyor. Konuşulan dili anlamıyorlar. İki balıkçı, kendi küçük teknelerinden alınarak çok daha büyük bir gemiye çıkarılıyor. Geldikleri yerde yeryüzünün insanları hakkında bir şeyler biliniyor; fakat onların gördüğü dünya, geride bıraktıkları hiçbir limana benzemiyor.

Bu sahne Willis George Emerson’un 1908’de yayımlanan The Smoky God kitabından. Kitap, Olaf Jansen adlı denizcinin kendisine anlattığı gerçek bir yolculuğu aktarıyormuş gibi kuruluyor; kütüphane kaydında ise hayalî yolculuklar arasında yer alıyor. Burada onu bir deniz kuvvetleri raporu diye sunmadan, kitabın kendi anlatısını takip edelim. Çünkü özet videolarda birkaç “dev insan” cümlesine indirgenen hikâyenin, başından sonuna işleyen çok daha tuhaf bir coğrafyası var.
Kitaptaki yolculuk 3 Nisan 1829’da Stockholm’den başlıyor. Olaf babasıyla bir balıkçı teknesinde kuzeye yöneliyor; İskandinav kıyıları, Lofoten ve buzlu denizler anlatının ilk dünyası. Başlangıçta her şey bildik bir deniz yolculuğunun parçaları: rüzgâr, av, erzak ve teknenin dayanıklılığı. Sonra kuzey, daha çok buz demek olmaktan çıkıyor. Sular ve hava beklenmedik biçimde değişiyor. Gökyüzündeki ışık da alıştıkları güneşe benzemeyen bir hâl alıyor.
“Balıkçı teknemizden daha büyük bir gemi, buzdağlarının arasından yolunu bulamazdı.”
The Smoky God’daki anlatımdan Türkçe çeviri.

Bu küçük tekne ayrıntısı önemli. Hikâyede içeri girilebilmesinin nedeni kudretli bir keşif filosu olmak değil; büyük gemilerin giremeyeceği aralıklardan süzülebilmek. Baba ile oğul, bir kapı levhasından geçmiyor. Deniz üzerinde ilerlerken, dünyayı bildik biçimde düşünmeyi bıraktıran bir eşikten geçiyorlar. Yolculuğun en iyi tarafı da bu: Kutuptaki deliği yukarıdan gösteren bir şema yerine, o eğimin farkına bile varmadan sürüklenebileceğin düşüncesi.
İçerideki güneş neden “dumanlı”?
Merkezde görülen ışık, dışarıdaki güneş gibi tarif edilmiyor. “Smoky God” adı da bu farklı ışık ve onun yerel inançtaki anlamıyla ilişkili. İçerdeki dünya yalnızca karanlık mağaralardan oluşmuyor: Kentler, tarım alanları, büyük bitkiler ve başka ölçekte bir hayat var. Kitap, yüksek uygarlık fikrini altın süslemelerden aydınlatmaya kadar gündelik ayrıntılarla büyütüyor. Olaf’ın anlayamadığı teknoloji, okura geleceğin araçlarını eski bir denizcinin gözüyle gösteriyor.
Dev insanlar da yalnızca saldıran canavarlar olarak yazılmamış. İletişim kuruyor, yolcuları taşıyor, kendi düzenlerini ve yaşayışlarını gösteriyorlar. İki denizci yaklaşık iki yıl geçirdiği anlatılan bu dünyada, kendilerini onun ölçüsüne göre yeniden düşünmek zorunda kalıyor. Bizim normal dediğimiz beden, bitki ve şehir büyüklüğü orada küçük kalıyor. Kitap, okurun şaşkınlığını tek bir görüntüde tüketmeyip bütün çevreye yayıyor.

Ormanlardaki büyük hayvanlar ve ölçüleri değişen bitkiler, iç Dünya’nın yalnızca başka bir kıta olmadığı fikrini güçlendiriyor. Bir yandan tanıdık: su var, ağaç var, insan var. Öte yandan bunların oranları, ışığı ve yaşam süresi başka. Emerson’un anlatısı, bütünüyle yabancı bir uzay gezegeni kurmak yerine bizim dünyanın unutulmuş veya erişilemeyen bir yüzünü kuruyor. Bu yüzden “Böyle bir yer keşfedilse ne hissederdik?” sorusu kolay kolay bırakmıyor.
Dönüş, girişten daha ağır
Yolcuların dış dünyaya dönüşü, bir görev teslimi gibi düzenli ilerlemiyor. Güneydeki buzlar, teknenin başına gelenler ve babanın kaybı, hikâyenin tonunu değiştiriyor. Olaf dışarıya döndüğünde elinde herkesi kolayca ikna edecek bir yük, bir harita dairesinin onayı veya yeniden gidilecek güvenli bir rota bulunmuyor. Anlatısını söylediğinde gördüğü tepki ve uzun yıllar susması, kitabın sonundaki yaşlı adam çerçevesine bağlanıyor.
Burada okurken dikkat edilecek şey, “Anlatı neden inandırıcı hissettiriyor?” sorusu. Birinci tekil ses, rota isimleri, yaşlı bir tanık ve kaybedilmiş baba; bunlar anlatıya ağırlık veriyor. Fakat kitabın bu çerçeveyi kullanması, Olaf’ın bağımsız seyir defterini bulduğumuz anlamına gelmiyor. Merak edilecek yer de tam burası: Bir insanın hayatını anlattığını söyleyen kitapla, hayatı başka kayıtlardan izlenen bir denizci arasındaki boşluk.

Kitabın tam metni açık erişimde; buradaki çizimler de 1908 baskısından. Kuzeyden giriş, iç ışık, dev uygarlık ve güneyden çıkış sırasını kendiniz takip edebilirsiniz. Byrd’a atfedilen günlükte de tanıdık bir sıcak dünya fikri var. İki metin benziyor diye birini ötekinin şahidi yapmaya gerek yok; hangi ayrıntının hangi anlatıda bulunduğunu görmek zaten yeterince ilginç.
—
Tartışmaya katıl
Yorum yazmak ve etkileşimde bulunmak için giriş yapmalısın.
Bu tartışmaya ilk yorumu sen ekle