İnsan hayatı boyunca hatalar yapabilir, yanılabilir, vicdan azabı çekebilir. Bu, son derece insani bir durumdur. Ancak dinî yapılarda bu insani durum alınıp bambaşka bir ticarete dönüştürülür. Mürit dergâha girer girmez bir "ferahlama" ve "rahatlama" hissettiğini söyler; çünkü şeyhin yüzüne bakınca imanının tazelendiğine, onun yanında yapılan tövbenin doğrudan kabul olacağına inandırılmıştır.

Dinî öğüt ve bağışlanma fikrine dair temsilî sahne.
Temsilî illüstrasyon: Dinî öğüt ve bağışlanma fikrine dair temsilî sahne. Gerçek bir kişi, kurum veya olayı göstermiyor.

Buradaki mekanizma, Hristiyanlıktaki kilise papazına günah çıkarıp "af belgesi" almaya birebir benzer. Hani şu tarikatların sürekli eleştirdiği ama pratikte aynısını uyguladığı o sistem...

1. Allah ile Kulun Arasına Girip "Tövbe Memuru" Olmak

İslam inancında tövbe ile Yaratıcı arasında hiçbir aracı bulunmaz. Kul ile Allah doğrudan baş başa kalır; kul pişmanlığını bildirir ve bağışlanmayı diler.

Ancak tarikat ve cemaat çarkında şeyh, bu mekanizmanın tam ortasına yerleşir:

  • Tövbe Yetkisini Devralmak: Tövbenin sadece şeyhin elini öperek, onun huzurunda yapıldığında geçerli olacağı algısı yaratılır.
  • Manevi Konfor Alanı: İnsan kendi vicdanıyla baş başa kalıp iç muhasebe yapmak yerine, dergâhtaki o yapay "huzur" atmosferine sığınarak sorumluluktan kaçar.
  • Garantörlük Yanılgısı: Şeyhin yanında edilen tövbenin sanki doğrudan bir cennet bileti veya günah affı garantisi varmış gibi sunulması.

"Yaratıcı’nın affını ve merhametini bir insanın iki dudağının arasına, bir liderin onayına bağlamak; inancı özgürlüğünden koparıp ruhban sınıfının tekelci şirketine çevirmektir."

2. Sonuç: Affın Tek Adresi Vicdandır

Kimsenin kimsenin günahını affetme, tövbesini onaylama veya manevi kefil olma yetkisi yoktur. Dergâh köşelerinde ibadet edip rahatlamak kişisel bir tercihtir; ancak bunu ilahi bir bağışlanma garantisi gibi pazarlamak açık bir göz boyamadır.