Bir gün bilgisayarın içinde, kendi geçmişi ve kendi bilim insanları bulunan bir uygarlık kurduğumuzu düşünelim. İçindekiler teleskop yapıyor, fizik yasalarını ölçüyor, sonunda yeterince güçlü bilgisayarlar üretiyor. Sonra onlar da bir uygarlık simülasyonu başlatıyor. Bizim açtığımız pencerenin içinde yeni bir pencere. Hangisi “asıl dünya” sorusu, o noktada bir film repliği olmaktan çıkıp sayı problemine dönüşüyor.

Burada RSI diye anılan fikri recursive simulation, yani iç içe veya özyinelemeli simülasyon anlamında kullanıyorum. Kısaltma başka alanlarda, özellikle yapay zekâda recursive self-improvement için de geçiyor; aynı şey değiller. Bu başlık, keşfedilmiş bir fizik yasasının veya üzerinde uzlaşılmış tek bir teoremin adı değil. Bir simülasyonun içindekilerin başka simülasyonlar kurabilmesi varsayımı.
Nick Bostrom’un 2003 tarihli simülasyon argümanı, bütün bunlara kapı açan en bilinen metinlerden. Argüman, “Bir bilgisayar gördük, demek ki burası simülasyon” demiyor. İleri uygarlıkların çok sayıda bilinçli ata simülasyonu çalıştırabilmesi ve bunu gerçekten istemesi gibi varsayımlardan hareket ediyor. Bu varsayımlar altında simüle gözlemcilerin sayısı çok büyürse, kendimizi hangi gözlemci grubunda bekleyeceğimiz soruluyor. Bilgisayardaki karakterin bilinçli olup olmadığı, burada süs bir ayrıntı değil; hesabın temel koşulu.
Rakamlarla küçük bir düşünce deneyi
Aşağıdaki sayılar araştırmayla ölçülmüş değerler değil, fikri görmek için seçilmiş basit bir örnek. Bir ana dünyada 1 birim gözlemci topluluğu bulunduğunu varsayalım. Bu topluluk aynı büyüklükte 10 bilinçli dünya çalıştırsın. O on dünyanın her biri de onar tane çalıştırsın. Üç kuşaklık tabloda:
- Ana düzey: 1 topluluk.
- İlk simülasyon kuşağı: 10 topluluk.
- İkinci kuşak: 100 topluluk.
- Üçüncü kuşak: 1.000 topluluk.
Toplam 1.111 eşit büyüklükte topluluğun yalnızca biri ana düzeyde. Bu oyuncak hesapta, topluluklar arasında eşit rastgele seçim varsayarsak ana düzeyi seçme payı 1/1.111 olur. Ama bu sayıyı kendi hayatımıza yapıştırıp “Olasılık yüzde 99,9” demek için o varsayımların gerçekten sağlandığını bilmemiz gerekir. Örneğin sonuçlarını hesaplayabiliyoruz; örneğin evrene uyduğunu henüz bilmiyoruz. Biri bize yalnız son yüzdeyi gösterdiğinde aradaki onar dünya ve eşit gözlemci kabullerini unutmak kolay.

Alt katın elektriğini de üst kat ödüyor
İçerideki bilgisayarın çizimini yapmak, hesaplama maliyetini başka bir evrene kaçırmıyor. Ana bilgisayar, ilk simülasyondaki bilgisayarın çalışmasını da bir biçimde gerçekleştirmek zorunda. İçerideki makine yeni bir dünya hesapladığında, bunun fiziksel veya yazılımsal bedeli üst düzeyde taşınıyor. İyi optimizasyon, farklı zaman ölçekleri veya daha az ayrıntı düşünülebilir; fakat “katman ekledik, sonsuz ücretsiz bilgisayar kazandık” sonucu kendiliğinden çıkmıyor.
Bir başka incelik de zaman. Dışarıda bir saat geçerken içeride bir yıl geçmesini yazılım açısından hayal edebiliriz; bunun hangi donanımda ve hangi ayrıntı düzeyinde mümkün olduğu ayrı hesap. Katmanları sayarken yalnız açık program sayısını değil, kaç gözlemcinin ne kadar deneyim yaşadığını da tartışmak gerekebilir. On bin boş dünya ile bir bilinçli gözlemci, hangi örnekleme sorusunu sorduğuna göre aynı tabloda farklı ağırlık taşır.
Bostrom’un kendi soru-cevap metni, argüman ile kesin kişisel kanaati ayırmak için iyi bir ek okuma. İç içe simülasyon konuşmaları bazen üç olasılıktan yalnız heyecanlı olanını alıp ötekileri unutuyor: Uygarlıklar o aşamaya ulaşamayabilir; ulaşsa bile bu simülasyonları çok sayıda çalıştırmayabilir; ya da simüle gözlemciler çok baskın olabilir. Tartışma, bu yolların hangisine ne kadar ağırlık vereceğimizde.
Bu yüzden “matematik kanıtladı” cümlesi yerine matematiğin neyi saydığını soruyorum. Boltzmann beyni dosyasında da gözlemciyi sayma biçimi sonucu değiştiriyordu. Burada da temel dünya sayısı, simülasyon sayısı, bilinç varsayımı ve bilgisayar kaynakları aynı torbaya atılmamalı. Çift yarıktaki ölçüm düzenini bu katmanların kanıtı olarak görmek isteyen biri, iki fikir arasındaki öngörü bağını ayrıca kurmalı.
Yine de fikrin güçlü bir ters köşesi var. Bir gün kendi kurduğumuz dünyadaki insanların deneyim sahibi olduğunu ciddi ciddi kabul edersek, kendimize yukarıdan bakmayı da öğrenmiş olacağız. O gün içerdekilere “Siz yalnızca modelsiniz” demek kolay olacak mı? Ve kendi deneyimimizin ayrıcalıklı olduğuna, sırf onu içeriden yaşadığımız için mi inanıyoruz? Bu soru, her ekran hatasına “Matrix açığı” demekten çok daha uzun süre insanın peşinden geliyor.
—
Tartışmaya katıl
Yorum yazmak ve etkileşimde bulunmak için giriş yapmalısın.
Bu tartışmaya ilk yorumu sen ekle